Kanunda belirlenmiş süreler hakim tarafından değiştirilemez (Yargıtay HGK Kararı)

                                                                                                                 YARGITAY                                                                                                                                                                                                                                                                         

 Hukuk Genel Kurulu

ESAS NO      : 2017/2-2491           KARAR NO  : 2018/1671          

                                              

HUKUK GENEL KURULU KARARI

 

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Asıl ve karşı dava; evlilik birliğinin sarsılması hukuksal nedenine dayalı boşanma istemine ilişkindir

Davacı -karşı davalı (kadın) vekili 30.11.2012 tarihli dava dilekçesinde; davalı erkeğin önceki evliliğini ve bu evlilikten olan çocuğunu gizlediğini, müvekkiline fiziksel, sözlü, psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddet uygulayarak evden attığını, müvekkilini ve ailesini arayarak hakaret ve tehdit içeren sözler söylediğini ileri sürerek tarafların TMK'nın 166/1. maddesi uyarınca boşanmalarına, 750,00TL tedbir ve yoksulluk nafakasına, 10.000,00TL maddi ve 100.000,00TL manevi tazminata karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı-karşı davacı (erkek) vekili 08.01.2013 tarihli cevap ve karşı dava dilekçesinde; dava dilekçesinde yazılı iddiaların hiçbirinin doğru olmadığını, esasen kadının hakaret ve şiddet içerikli davranışlarının olduğunu, müvekkilinin önceki evliliğinden olan kızı A'yı eşiyle tanıştırdığını ancak zamanla davacı -karşı davalı kadının müvekkili ve kızının görüşmelerinden rahatsız olduğunu ve sorun çıkardığını, kadın eşin müvekkilinin ailesi ile görüşmediği gibi, kadının ailesinin de müvekkiline karşı olumsuz tavırları olduğunu belirterek asıl davanın reddi ile karşı davanın kabulüne, tarafların boşanmalarına, 50.000,00TL maddi ve 100.000,00TL manevi tazminata karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece davacı -karşı davalı kadının iddialarının ispatlanamadığı, buna karşılık kadının, davalı-karşı davacı erkeğin önceki evliliğinden olan kızı A'ya karşı hakaret içeren sözleri ve davranışları sebebiyle boşanmaya yol açan olaylarda tam kusurlu olduğu belirtilerek davalı -karşı davacı erkeğin boşanma davasının kabulüne, 17.06.2014 tarihli duruşmaya gelmeyen ve davası karşı tarafça takip edilmeyen davacı -karşı davalı kadının davasının ise işlemden kaldırılmasına karar verilmiştir.

Davacı-karşı davalı (kadın) vekilinin temyizi üzerine; Özel Dairece, boşanma hükmünün kusura ilişkin gerekçesi Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (HMUK) 438/son hükmü uyarınca düzeltilerek onanmış,  kadının mahkemece kabul edilen kusuruna karşılık erkeğin de eşine fiziksel şiddet uyguladığı, bu durumda tarafların eşit kusurlu olduğu gerekçesiyle davalı -karşı davacı erkeğin maddi ve manevi tazminat taleplerinin kabul edilmiş olması ve kadının yoksulluk nafakası talebi hakkında olumlu olumsuz hüküm kurulmaması gerekçeleriyle bozma kararı verilmiştir.

Mahkemece önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.

Direnme kararı davacı -karşı davalı (kadın) vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Mahkemece 14.09.2015 tarihli ek karar ile "temyiz başvurusu süresinde olmadığından temyiz talebinin reddine" karar verilmiş, söz konusu karar, davacı -karşı davalı kadın vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesi'nin 12.02.2016 tarih, 2016/413 E., 2339 K. sayılı kararı ile onanmış ise de onama kararına karşı karar düzeltme talebinde bulunulması üzerine "direnme kararına yönelik temyiz talebinin reddine yönelik ek kararı inceleme görevinin Hukuk Genel Kuruluna" ait olduğu gerekçesiyle Yargıtay 2. Hukuk Dairesi tarafından onama kararı kaldırılarak dosya Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık;

1-Somut olayda kadının, erkeğin fiziksel şiddetine maruz kalıp kalmadığı, burada varılacak sonuca göre boşanmaya yol açan olaylarda tarafların eşit kusurlu olup olmadığı ve davalı -karşı davacı erkeğin TMK'nın 174/1. ve 2.maddesi uyarınca maddi ve manevi tazminat taleplerinin kabul edilmesinin doğru olup olmadığı,

 2-Davacı -karşı davalı kadının yoksulluk nafakası talebi hakkında olumlu olumsuz bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında, işin esasının görüşülmesine geçilmeden önce davacı -karşı davalı (kadın) vekilinin 14.09.2015 tarihli "temyiz başvurusunun reddine" ilişkin (ek) karara yönelik olarak yaptığı temyiz isteminin yasal süresi içerisinde olup olmadığı ön sorun olarak tartışılmıştır.

Öncelikle yasada öngörülen süreler, bunların yargılamaya etkisi ve yargısal uygulamanın irdelenmesi gereklidir.

Bir davanın açılmasıyla başlayan yargılama faaliyetinde istenen sonuca en kısa zamanda ulaşılması için mahkeme ve taraflarca yapılması gereken belirli işlemler vardır ve her işlemin belli bir zaman aralığında yapılması gerekmektedir. Usul hükümleri ile de kanuni bir değer kazanan bu zaman aralıklarına "süre" denilmektedir. Böylece usul işlemlerinin yapılması zamansal olarak tarafların ya da mahkemenin arzularına, inisiyatifine bırakılmamış olmaktadır.

Bir uyuşmazlık mahkemeye taşınmış olmakla, kamu alanına, toplumun da çıkarını ilgilendiren bir platforma aktarılmış olmaktadır. Bu nedenle bir davanın makul sürede sona erdirilmesinde en az taraflar kadar toplumun da yararı vardır.

Şu hâlde, süreye ilişkin normların kabulüyle medeni usul hukukunda gerçekleştirilmek istenen amaçlar; adaletin bir an önce sağlanması, keyfiliğin önlenmesi, mahkemenin aynı işle uzun süre meşgul olmasının, başka ifadeyle diğer dava ve işlere yeterince zaman ayıramaz duruma düşürülmesinin önlenmesi; uluslar üstü ve ulusal nitelikteki emredici normlar uyarınca davanın makul sürede sonuçlandırılmasının sağlanması, yargılamanın belli bir düzen ve kestirilebilir bir zamansallıkla yürütülmesi, başka bir anlatımla yargılamanın adil şekilde yapılmasının sağlanması olarak özetlenebilir.

Sürelerin önemli bir kısmı, taraflar için konulmuş sürelerdir. Taraflar, bu süreler içinde belli işlemleri yapabilirler veya yapmaları gerekir. Bu süre içinde yapılamayan işlemler, tekrar yapılamaz ve süreyi kaçıran taraf aleyhine sonuç doğurur. Taraflar için konulmuş süreler, kanunda belirtilen süreler ve hâkim tarafından belirtilen süreler olmak üzere ikiye ayrılır. Kanunda belirtilen süreler, kanun tarafından öngörülmüş sürelerdir. Cevap süresi, temyiz süresi gibi. Bu süreler kesindir ve bir işlemin kanuni süresi içinde yapılıp yapılmadığı, mahkemece resen gözetilir. Hâkimin tespit ettiği süreler ise, kural olarak kesin değildir. (Kuru B; Aslan R; Yılmaz, E.: Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, 6100 sayılı HMK’na Göre Yeniden Yazılmış 22. Baskı, Ankara 2011, s.749).

Nitekim "sürenin belirlenmesi" başlıklı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) 90. maddesi, "(1) Süreler kanunda belirtilir veya hakim tarafından tespit edilir. Kanunda belirtilen istisnai durumlar dışında, hakim kanundaki süreleri artıramaz veya eksiltemez." şeklindedir. (HMUK m.159)

Hâkim, kendi tayin etmiş olduğu süreyi, HMK'nın 90/2. maddesine göre iki tarafı dinledikten sonra haklı nedenlere dayanarak, azaltıp çoğaltabilir. Hâkim, tayin ettiği sürenin, kesin olduğuna da karar verebilir (HMK m.94/2, HUMK m.163).

Yukarıda da belirtildiği üzere hakim tarafından sürenin belirlenebildiği durumlar var olmakla birlikte kanunda belirlenen süreler üzerinde hakimin tasarruf yetkisi bulunmamaktadır. HMK'nın "kesin süre" başlıklı 94. maddesinin birinci fıkrasında "kanunun belirlediği süreler kesindir." denilmek suretiyle bu hususa vurgu yapılmıştır. Diğer bir anlatımla, temyize ilişkin süreler de kanun tarafından düzenlenen kesin sürelerdir ve resen gözetilmesi gerekir.

Diğer taraftan; 6100 sayılı HMK’nın geçici 3. maddesinin (1). fıkra hükmü; “Bölge adliye mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci Maddesi uyarınca Resmî Gazete’de ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” şeklindedir.

1086 Sayılı HUMK’un 432. maddesi (5236 sayılı Kanunun 16. maddesi ile yapılan değişiklik öncesi) "Temyiz süresi 15 gündür. Bu süre 08/01/1943 tarih ve 4353 sayılı Kanuna tabi kamu kuruluşları hakkında otuz gündür. Temyiz süreleri, ilamın usulen taraflardan her birine tebliği ile işlemeye başlar.

Temyiz dilekçesi, kararı veren mahkemeye veya başka bir yer mahkemesine verilebilir.

Temyiz dilekçesi, kararı veren mahkemeden başka bir mahkemeye verilmişse, 434 üncü maddeye göre işlem yapıldıktan sonra kararı veren mahkemeye örnekleriyle birlikte gönderilir.

Temyiz, kanuni süre geçtikten sonra yapılır veya temyizi kabil olmayan bir karara ilişkin olursa, kararı veren mahkeme temyiz isteminin reddine karar verir ve Yargıtaya gönderme için yatırılan parayı kullanarak ret kararını kendiliğinden ilgiliye tebliğ eder.

Bu ret kararı tebliğinden itibaren yedi gün içinde temyiz edilebilir, temyiz edildiği ve gerekli giderler de yatırıldığı takdirde dosya kararı veren mahkemece Yargıtaya yollanır. Yargıtayın ilgili dairesi temyiz isteminin reddine ilişkin kararı bozarsa, ilk temyiz dilekçesine göre temyiz istemini inceler"  şeklindedir.

Somut olayda da; mahkemece direnme kararının temyizi üzerine ek kararla "temyiz başvurusunun süresinde olmadığından reddine" karar verilmiş ve bu kararda temyiz süresi 15 gün olarak gösterilmiş ise de yukarıda açıklanan yasal mevzuat çerçevesinde (m. 432/5) temyiz süresi ek kararın tebliğ edildiği 17.09.2015 tarihi itibariyle "7 gün" olup, mahkemece bu sürenin “15 gün” olarak değiştirilmesi 6100 sayılı HMK'nın 90. maddesinin birinci fıkrası uyarınca mümkün değildir.

Kanunda  kesin olduğu belirtilen süreye rağmen hâkim tarafından kanuna aykırı bir şekilde verilen daha uzun süreden yararlanmak suretiyle  temyiz hakkını kaybeden taraf lehine, hak kaybına uğramaması sebebiyle oluşturulan kazanım, bu kez karşı taraf yararına oluşan usuli kazanılmış hakkın ihlali sonucu doğuracaktır. Hemen belirtilmelidir ki, bu durum, hukuk devleti olmayı sağlayan ve belli bir kişiyi hedef almadan, aynı durumda olan herkese uygulanması gereken kurallar koymayı zorun kılan Kanunların "genelliği" ve  Anayasa'nın 10. maddesinde düzenlenen "eşitlik" ilkelerine de aykırılık oluşturur.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında somut olayda hâkimin temyiz süresini "7 gün" değil de "15 gün" olarak belirlemesinin yanılgıya dayandığı, yoksa hâkimin yeni bir süre belirlediğinin söylenemeyeceği; Anayasa'nın 40. maddesinin ikinci fıkrası ile Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 297. maddesinin 1/ç bendinde yüklenen görevin hakkıyla yerine getirilmediği, bu hâliyle mahkeme kararında yanlış belirtilen sürenin davanın tarafını yanıltmasından kaynaklanan hak kaybının önlenmesi ve temyiz isteminin süresinde sayılarak işin esasının incelenmesi gerektiği düşüncesi ileri sürülmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

Bu itibarla, ek kararın temyiz edildiği 29.09.2015 tarihi itibariyle (7) günlük yasal temyiz süresi dolduğundan ek karara ilişkin temyiz isteminin süre yönünden reddi gerekmektedir.

Hâl böyle olunca, davacı -karşı davalı vekilinin temyiz dilekçesinin reddi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda yer alan açıklamalara göre 6217 sayılı Kanunun 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa eklenen “Geçici madde 3” atfıyla  uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 26.09.2004 tarih ve 5236 Sayılı Kanunla yapılan değişiklik öncesi yürürlükteki şekliyle 432/5. maddesi gereğince davacı -karşı davalı vekilinin temyiz dilekçesinin REDDİNE, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, kararın tebliğ tarihinden  itibaren on beş günlük süre içinde, karar düzeltme yolu açık olmak üzere 08.11.2018 gününde oy çokluğu ile karar verildi.

on 06 Şubat 2019
Gösterim: 1111

Yorum Yapabilmek için Siteye Kayıt olmanız gereklidir.

Siteye Kayıt için Tıklayınız.

Yukarı Kaydır