SEVGİ PINARI

Hukuk & Kültür ve Edebiyat Sitesi

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

BELİRSİZ ALACAK DAVASI VE BELİRSİZ ALACAĞIN TESPİTİ DAVASI

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                 & Hüseyin Tuztaş &

A) Genel olarak;

Belirsiz alacak davası hukuk sistemimize 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. maddesi ile girmiştir. Yürürlükten kaldırılan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun uygulandığı dönem içinde "Belirsiz alacak davası" adı altında bir dava olmadığı gibi uygulamada da böyle bir davadan bahsetmek mümkün değildir. 

Belirsiz alacak davası mahkemeden istenen hukuki korumaya göre kural olarak bir tür eda davasıdır. Çünkü bu davalarda da davacı bir şeyin verilmesini, yani davalının bir edaya mahkum edilmesini istemektedir. Eda davasından farkı ise, dava dilekçesinde talep sonucunun asgari bir miktar dışında kesin olarak belirlenmemesidir. Bu dava ile davacı dava açarken miktarını belirleyemediği bir alacağın ödenmesini talep eder. Bu nedenle belirsiz alacak davası içinde tespit talebini de içinde bulunduran eda davası şeklinde nitelendirmek mümkündür. Çünkü belirsiz alacak davasında alacak karşı tarafın verdiği bilgiler ile yada mahkemenin yapmış olduğu tahkikat sonucu belirlenmesi ile birlikte belirsiz alacak davası artık tam eda davasına dönüşmektedir.

    

B) Belirsiz Alacak Davasının Amacı

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun uygulandığı dönemde açılan alacak davaları kısmi dava olarak açılmakta, alacak tam olarak belirlendiğinde davanın ıslahı suretiyle müddeabih yani dava değeri artırılmaktaydı. Davanın ıslahı dilekçesi o alacak davasının tabi olduğu zamanaşımı süresi içinde verilmiş ise bir sorun yoktu. Ancak ıslah dilekçesi zamanaşımı süresi dolduktan sonra mahkemeye verilmesi durumunda davalının zamanaşımı itirazı ile karşı karşıya kalması gibi bir risk barındırıyordu. Davalının zamanaşımı itirazı mahkemece kabul edilmesi durumunda sadece dava dilekçesi ile talep edilen miktar üzerinden davacı lehine hüküm kurulmakta ıslah dilekçesi ile talep edilen miktar ret edilmekte böylece büyük bir hak kaybına neden olunmaktaydı.  İşte bu ve benzeri riskler belirsiz alacak davası ile ortadan kaldırılmak istenmiştir.

Kanun koyucu belirsiz alacak davasını düzenlemekteki amacını şu şekilde gerekçelendirmektedir:

" Hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukukî ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgarî olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilir.

Özellikle, zararın baştan belirlenemediği, ancak bir incelemeden sonra tam olarak tespiti mümkün olan tazminat taleplerinde böyle bir durumla karşılaşılabilmesi söz konusudur. Hukuk sistemimiz içinde, böyle bir durumla karşılaşan kişinin hak araması bakımından birçok güçlük söz konusudur.

Öncelikle kendisinden aslında tam olarak bilmediği bir alacak için dava açması istenmekte, ayrıca, daha sonra kendi talebinden daha fazla bir miktar alacağının olduğu ortaya çıktığında da bunu davayı genişletme yasağı çerçevesinde ileri sürmesi mümkün olabilmekteydi. Böyle bir durumda, gerçekten bilinmeyen bir alacak için dava açmaya zorlamak gibi, hak aramanın özüyle izah edilemeyecek bir yol ve aslında tarafın kendi ihmali ya da kusuru olmadığı hâlde bir yasakla karşılaşması gibi de bir engel söz konusuydu. Oysa, hak arama özgürlüğü, böyle bir sınırlamayı ve gerçek dışı davranmaya zorlamayı değil, gerçekten hakkı ihlâl edilen veya ihlâl tehlikesi altında olan kişiyi, mümkün olduğunca geniş şekilde korumayı amaçlamalıdır. Son dönemde, gerek mukayeseli hukukta gerekse Türk hukukunda artık salt hukukî korumanın ötesine geçilerek "etkin hukukî koruma"nın gündeme gelmiş olması da bunu gerektirir.

Kaldı ki, miktar ya da değeri belirsiz bir alacak için dava açılması gerektiğinde birtakım sınırlamalar getirmek, dava içinde yeni taleplere veya o davanın dışında yeni davalara yol açarak, usûl ekonomisine aykırı bir durum da meydana getirecektir. Ayrıca, miktarı veya değeri bilinmeyen bir alacak için klasik kısmî davanın da tam bir çözüm üretmediği gerçektir.

Belirsiz alacak ve tespit davalarına ilişkin hükümlerin mukayeseli hukukta da yer aldığı dikkate alınarak, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklının, hukukî ilişki ile asgarî bir miktar ya da değer belirterek belirsiz alacak davası açabilmesi kabul edilmiştir."

Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonu'nun bu gerekçesine baktığımızda belirsiz alacak davası düzenlemesinde ki belli başlı amaçları şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Yüksek Yargılama Giderinden Kurtarmak:

Belirsiz alacak davasının amaçlarından birisi, davanın başında talep sonucunu tam olarak belirleyemeyen davacının yüksek yargılama giderine mahkûm olma riskinin giderilmesidir. Dava açarken alacak miktarını tam olarak bilemeyen ve bu nedenle talep sonucunu tam olarak yazamayan davacı, talep sonucunu yüksek tutarsa, alacağının kabul edilmeyen bölümü için, davada haksız çıkmış olacak ve bu miktar için yüksek bir yargılama giderine mahkûm edilebilecektir. Belirsiz alacak davası, davacının alacağını tahkikat aşamasında belirlenmesinden sonra,  zamanaşımı itirazına tabi olmadan talep etmesine imkân tanıyarak bu riski ortadan kaldırmaktadır. 

2)Yanlış ve Eksik Ya da Fazla Talepte Bulunma Riskinden Kurtarmak: 

Belirsiz alacak davası ile davacı, yanlış ya da düşük talepte bulunma riskinden de kurtulmuş olacaktır. Davacı yüksek yargılama giderlerinden korkarak talebini az ileri sürerse, maddî hukuk açısından haklı olduğundan daha az bir alacağa sahip olacaktır. Belirsiz alacak davası, kısmî davanın ardından talep sonucunun artırılması hâlinde zamanaşımı süresinin dolması riskini de bertaraf etmektedir. Zamanaşımı süresi, belirsiz alacak davasının açılması ile tüm alacak için kesildiğinden, davacının belirleyemediği alacağının zamanaşımına uğraması riski bulunmamaktadır.  Belirsiz alacak davası, davacının gereksiz masraf yapmasına, ikinci bir dava açmasına ve çelişik hüküm verilmesine engel olmaktadır. Bu aslında usûl ekonomisine de uygundur. Böylelikle ikinci bir dava açılmasına ya da aynı davada ıslah yoluna başvurulmasına gerek kalmamakta, dolayısıyla zaman ve masraf yönünden tasarrufa neden olmaktadır.  

3)Talep Sonucunun Davalının Muvafakatine Bağlı olmadan Artırılması: 

Talep sonucunun kesin olarak belirlenmesi genellikle geçici talep sonucunun artırılması şeklinde olacaktır. Ancak kanun talep sonucunun artırılmasına izin verdiğinden, ayrıca karşı tarafın iznine veya ıslah yoluna başvurulmasına gerek bulunmaz. Ancak davacı acele edip talep sonucunu belirledikten sonra alacağının daha fazla olması gerektiğini düşünerek talep sonucunu artırmaya kalkışırsa, karşı tarafın açık iznine ihtiyacı olacaktır. Kanunun talep sonucunun kesin olarak belirlenmesi için davacıya sadece bir kez imkan tanımaktadır.  İkinci kez talep sonucu belirlenmek istendiğinde karşı taraf izin vermezse , davacının talep sonucunu artırmak için ıslah yoluna başvurması ve ıslah suretiyle talep sonucunun artırması mümkün olacaktır. 

4)Gereğinden Fazla Harç ve Avans Yatırmama:

Belirsiz alacak davası açan davacı, dava açarken dilekçesinde gösterdiği geçici talep sonucu üzerinden harç ve gider yatıracaktır. Davacının yatıracağı harçlardan karar ve ilam harcı, dava dilekçesinde belirtilen en az miktara göre belirlenecek ve tahsil edilecektir. Davacı tahkikat sırasında talep sonucunu kesin olarak belirledikten sonra ise eksik olan harç varsa bunun davacı tarafından tamamlanması gerekir. Aksi taktirde talep sonucunun artırılmasının bir anlamı olmayacaktır. Çünkü harç tamamlanmadığından artırılan kısım dikkate alınmayacaktır. Bu durumlarda hakimin talep miktarını artıran ancak harcı tamamlamayan davacıya harcı tamamlaması için bir süre vermesi ancak bu süre içinde yatırılmaz ise artırılan kısmın dikkate alınmaması yerinde olur düşüncesindeyim. 

5)Zamanaşımının Kesilmesi:

Dava açılmasının sonuçlarından birisi da zamanaşımının kesilmesidir. Belirsiz alacak davasının bir özelliği miktarla gösterilen kısmı yönünden eda davası, belirlenemeyen yönden ise tespit davası niteliğindedir. İşte belirsiz alacak davasında belirlenecek ve daha sonra bedel artırılacak kısım yönünden de zamanaşımı kesileceğinden davalı tarafça zamanaşımı itirazı (deffi) ileri sürülemeyecektir. Yani belirsiz alacak davasında davacı önce dava dilekçesinde talep sonucunu geçici olarak gösterdikten sonra, kesin talebini tahkikat aşamasında mahkemeye bildirir. Geçici talep sonucunu içeren belirsiz alacak davasının açılması ile inceleme sonuna kadar belirlenebilir hale gelecek olan alacağın tümü için de zamanaşımının kesildiği kabul edilmektedir. Zira belirsiz alacak davasının amacı, alacağın tümünün dava edilmesini sağlamak olup; kısmi davadaki gibi alacağın bir kısmının dava edilmesi değildir. HUMK döneminde kısmi dava sadece alacağın dava edilen kısmı için zamanaşımını kesip, davalıya zamanaşımı def’i ileri sürme imkanı verdiğinden bazı hukukçular tarafından eleştirilmiştir. Ancak artık belirsiz alacak davası ile birlikte davacı zamanaşımı itirazına maruz kalmadan talep sonucunu bir defaya mahsus olmak üzere artırabilecektir. 

6)Talep Sonucunun Artırılması ve Faiz Talep Edilmesi Durumunda Faizin Dava Tarihinden Başlaması: 

HUMK döneminde kısmi dava açıldığı durumlarda ıslah ile talep artırıldığında dava dilekçesinde belirtilen miktar için dava tarihi, ıslah dilekçesi ile belirtilen miktar açısından da ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülür iken belirsiz alacak davası ile birlikte temerrüt varsa faiz alacağın tamamı için temerrüt tarihinden, temerrüt olmayan halde faiz talep edilmiş ise  faiz,  yine alacağın tamamı için davanın açıldığı tarihten itibaren yürütülecektir. 

 

C) Belirsiz Alacak Davasının  Şartları 

Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 119/ğ maddesi gereği davacı dava dilekçesinde “Açık bir şekilde talep sonucunu” yazmak zorunda olup, talep sonucu dava dilekçesinde bulunması gereken zorunlu unsurlardandır. Hâkim talep sonucuna göre açılan davayı inceler ve karar verir. Yine görev, derdestlik, kanun yolları gibi hususlar talep sonucuna göre belirlenir. Hâkim talepten fazlasına veya başka bir şeye karar veremez. Bu nedenle dava dilekçesinde talep sonucu açıkça belirtilmelidir. Davacı genellikle dava açarken alacağının miktarını bilmektedir ya da bilebilecek durumdadır. Bu tür durumlarda bir sorun bulunmamaktadır.

Maddî hukukta alacaklının bazı hâllerde alacağının miktarını tam olarak belirlemesi mümkün değildir. Alacağının miktarını tam olarak belirleyemeyen davacının dilekçesinde talep sonucunu tam olarak belirtmesi kendisinden beklenmemelidir.  Alacağını belirleyemediği hâllerde bu sorumluluğu yerine getirmeye çalışması hâlinde pek çok riskle karşılaşacaktır. Bu riski ortadan kaldırmak için davacı alacaklı davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilecektir. 

Davaları türüne göre belirsiz alacak davası olarak nitelendirmek mümkün değildir. Bir alacak davası Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. Maddesindeki şartları taşıması durumunda belirsiz alacak davası niteliğindedir. Örneğin tüm işçi alacaklarının belirsiz alacak olduğu, tüm tazminat davalarının belirsiz alacak davası olduğunu peşinen kabul etmek mümkün değildir. Nitekim Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 15.12.2017 Tarih E: 2016/6, K: 2017/5 Sayılı Kararında işçilik alacaklarının çok değişik tür ve nitelikte uyuşmazlık olarak mahkemeler önüne gelebileceği, aynı tür ve nitelikteki işçilik alacaklarında dahi her defasında alacağın belirli veya belirsiz olmasından söz edilmesinin mümkün olmayacağı, her bir somut olayın özelliğine göre mahkemelerin alacağın belirli mi yoksa belirsiz alacak mı olduğunu tespit etmeleri gerektiği, alacağın türü itibariyle bir alacağın belirli veya belirsiz alacak olduğundan söz edilemeyeceği, bu hususta yapılacak içtihadı birleştirmenin, içtihadı birleştirme kararlarının soyut, genel ve her defasında geçerli normatif yapısıyla bağdaşmayacağından içtihadı birleştirmeye gerek bulunmadığına karar vermiştir.

Belirsiz alacak davası Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. Maddesinde:

"Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.

Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir.

Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir. .”

Şeklinde düzenlenmiştir. Maddenin birinci fıkrasında belirsiz alacak davasının hangi hallerde açılacağını, ikinci fıkra talep miktarını hangi anda artırabileceği ve üçüncü fıkrada ise kısmi eda davasının açılabildiği durumlarda hukuki yarar yokluğu itirazına tabi olmadan tespit davası açılabileceği belirtilmiştir.

Bir alacağın belirsiz alacak davasının konusu olması için bazı şartların oluşması gerekmektedir.   Şimdi bu şartları ayrıntılı inceleyelim.

 

1) Talep Sonucunun Miktarının Tam ve Kesin olarak Belirlenmesinin İmkansız veya Davacıdan Beklenemeyecek Olması

Belirsiz alacak davası davacının dilekçesinde talep sonucunu belirleyemediği veya belirlenmesinin imkânsız olduğu hallerde açılabilen bir davadır. Ancak kanunda hangi hallerin talep sonucunun miktarının belirlenmesinin imkânsız, hangi hallerin talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek haller olduğu konusunda bir açıklık getirmemiş bu durumu yargının yorumuna ve doktrine bırakmıştır. 

a)Talep Sonucunun Tam ve Kesin Olarak Belirlenmesinin İmkansız Olması 

Talep sonucunun dava açıldığı sırada belirlenmesinin imkansız olması, davacının talep sonucunu kendi imkanları ile belirleyemediği hallerde söz konusu olabilecektir. Dava açıldığı sırada davacı kendisinde bulunan bilgiler çerçevesinde talep sonucunu tam ve kesin olarak belirleyebiliyorsa belirsiz alacak davasından söz edilemez. Bunun yanında davacı talep sonucunu tam ve kesin olarak belirlemesi üçüncü bir kişiden veya davalıdan alacağı bilgilere bağlı olması yada mahkemenin yapacağı tahkikata bağlı olması durumunda alacağın belirli olduğundan bahsedemeyiz.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107/2 maddesinde " Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilir."  İfadesinden karşı tarafın verdiği bilgi veya mahkemenin yapacağı tahkikat sonucu alacak belirli hale geliyorsa bu durumda alacağın davacı tarafından davanın açıldığı anda tam ve kesin olarak belirlenebilir olduğunu söylemek mümkün olmadığını anlıyoruz.

Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. Maddesinde belirsiz alacak davası açabilme şartları belirtilirken kanunda özellikle davanın açıldığı tarihte alacağın tam ve kesin olarak belirlenebilmesini vurgulamıştır. Alacağın "tam ve kesin" olarak belirlenmesi kavramı kanunda sıradan bir düzenleme olmayıp tam tersine bilinçli bir tercih olduğunu görmekteyiz.

Alacağın "tam" belirlenmesi demek alacaklının kendisinde olan bilgi ve belgeler ile davanın açıldığı tarihte alacağın ne az ne çok yani ne bir kuruş aşağı ne de bir kuruş yukarı olmamak kaydı ile tam olarak belirleyebilmesidir. Alacağın "kesin" belirlenmesi ise davanın açıldığı tarihte davacının elinde olan bilgi ve belgeler ile tam olarak belirlenmesine hiç kimsenin itiraz edemeyecek olmasıdır. Bir başka anlatımla alacağın tam ve kesin belirlenmesi demek  davacının elinde olan bilgi ve belgeler ile herkes tarafından aynı miktarda alacak belirlenebilmesidir. Gerek hesaplama tekniği açısından gerekse davacının elinde bulunan bilgi ve belgelerin eksikliği veya alacaklının elinde bulunan bilgi veya belgelerin farklı yorumlanabileceği durumlarda alacağın tam ve kesin olarak belirlenebildiğinden bahsedemeyiz.

HMK'nun 107/2 maddesinde "Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olduğu anda.." ifadesi ile aslında kanun koyucu hangi hallerde alacağın tam ve kesin olarak belirlenmesinin alacaklıdan beklenemeyeceğini de ortaya koymuştur. Eğer karşı tarafın verdiği bilgi ve belgeler ile yada mahkemenin yapmış olduğu tahkikat sonucu alacak tam ve kesin belirlenebiliyorsa davanın açıldığı anda alacaklı tarafından alacak tam ve kesin belirlenebilir diyemeyiz.

Hemen şunu belirtmek gerekir ki, bir alacağın tam ve kesin olarak belirlenmesi ile o alacağın var olup olmadığı varsa ne kadarı var olduğu ayrı hususlardır.  Alacaklı kendisinde olan bilgi ve belgeler ile alacağın miktarını tam ve kesin olarak belirleyebilecek durumdadır ancak o alacağın var olup olmadığı yargılamaya muhtaç olması durumunda buna ilişkin mahkemece yapılacak tahkikat alınacak bilirkişi raporları HMK'nun 107/2 anlamında alacağın tahkikat sonucu tam ve kesin olarak belirlenmesinden bahsedilemez. Ancak mahkemenin araştırması, tahkikatı ve alınan bilirkişi raporları alacağın tam ve kesin olarak belirlenmesine ilişkin ise bu durumda belirsiz alacak davasından bahsedebiliriz.

Örnek vermek gerekirse, bir eser sözleşmesine dayalı alacak davasında taraflar aralarında yazılı bir sözleşme yapmışlar ve yapılan işin bedeli açıkça sözleşmede belirlenmiş ise bu alacağın tam ve kesin olarak  belirlenebilir olduğunu tereddütsüz söyleyebiliriz. Çünkü eser sahibi eseri sözleşmeye uygun olarak teslim ettiğinde ne kadar talepte bulunacağını tam ve kesin olarak belirleyecek durumdadır. Burada davalının yapılan eserin bedelinin tamamının yada bir kısmanın ödendiği, eserin  eksik ve ayıplı yapıldığı savunmasının mahkemece inceleme konusu yapılmış olması o alacağın belirsiz alacak olduğunu göstermez. Bunun yanında taraflar sözlü bir sözleşme yapmışlar ve eserin bedelinin belirlenmesi mahkemenin yapacağı emsal araştırması ve bilirkişi incelemesine bağlı ise artık bu alacağın tam ve kesin olarak davanın açıldığı tarihte alacaklı tarafından belirlenebildiğinden söz edilemez.

Yargıtay 22. Hukuk Dairesi hemen hemen tüm kararlarında kıdem ve ihbar tazminatı alacaklarına ilişkin açılan davalarda "Davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı şüphesizdir. Uyuşmazlık  konusu    kıdem ve ihbar tazminatı alacakları bakımından, talep içeriğinden açıkça anlaşıldığı üzere, davacı çalışma süresini ve en son ödenen ücreti belirleyebilmektedir. Bu halde dava konusu talepler belirsiz alacak davasına konu edilemez. Dava konusu edilen alacakların gerçekte belirlenebilir alacak olmaları ve belirsiz alacak davasına konu edilemeyecekleri anlaşılmakla, hukuki yarar yokluğundan davanın reddi gerekirken yazılı şekilde esasa girilerek karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir."

Şeklinde kararlar vermektedir. Tüm kıdem ve ihbar tazminatlarına ilişkin alacakların belirlenebilir alacaklar olduğu ön kabulüne dayalı Yargıtay 22. HD. Bu görüşlerine katılmak mümkün değildir. Nitekim Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 15.12.2017 Tarih E: 2016/6, K: 2017/5 Sayılı Kararında işçilik alacaklarının çok değişik tür ve nitelikte uyuşmazlık olarak mahkemeler önüne gelebileceği, aynı tür ve nitelikteki işçilik alacaklarında dahi her defasında alacağın belirli veya belirsiz olmasından söz edilmesinin mümkün olmayacağı, her bir somut olayın özelliğine göre mahkemelerin alacağın belirli mi yoksa belirsiz alacak mı olduğunu tespit etmeleri gerektiği, alacağın türü itibariyle bir alacağın belirli veya belirsiz alacak olduğundan söz edilemeyeceğine karar vermiştir. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları ilk derece ve bölge adliye mahkemelerini bağladığı gibi Yargıtay Dairelerini de bağlayıcı nitelik taşır.

O zaman her bir belirsiz alacak davasının HMK'nun 107. Maddesindeki şartları taşıyıp taşımadığını her davada ayrı değerlendirmekte fayda bulunmaktadır. Örneğin kıdem ve ihbar tazminatına esas ücret belirlenirken tüm sosyal yardımlar eklenmek suretiyle belirlenmektedir. Yemek yardımı, yol yardımı gibi sosyal yardımların ödenip ödenmediği ne kadar olduğu hususlarına ilişkin tüm bilgi ve belgeler işverende iken işçinin bunu belirlemesi beklenemez. Yani asgari ücrete sosyal yardımların eklendiği durumlarda alacağın tam ve kesin olarak belirlenmesinden bahsedilemeyecektir. Bu nedenle işçi alacak davalarında işçinin alacağının işverende ki belgeleri talep ederek alacağın tam ve kesin olarak belirleyebileceği görüşüne katılmak mümkün değildir. Çünkü Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107/2 fıkrasının ilk cümlesinde karşı tarafın verdiği bilgi ile  alacağın miktarı tam ve kesin olarak belirlenmesi durumunda talebin artırabildiği belirtildiğine göre artık bu durumda  davanın açıldığı sırada alacağın kesin ve tam olarak belirli olduğundan söz edemeyiz.

Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 08.11.2018 Tarih   2015/2644 E.  ,  2018/1674 Sayılı kararında :

"Mahkemece yargılama sırasında alınan bilirkişi raporu uyarınca, davacının asgari ücret aldığı, ayrıca yemek ve yol yardımı da eklenmek suretiyle tespit edilen ve giydirilmiş ücret üzerinden hesaplanan kıdem ve ihbar tazminatları hüküm altına alınmıştır.

Kıdem ve ihbar tazminatlarının hesap unsurları işçinin hizmet süresi ile son ücreti olup belirtilen hesap unsurlarından birine ilişkin tartışma ve belirsizlik alacağın da belirsiz olması sonucunu doğurmaktadır. Az yukarıda belirtildiği üzere kıdem ve ihbar tazminatlarının hesabına esas ücret, giydirilmiş ücrettir ve giydirilmiş ücrete işçinin asıl ücretine ek olarak sağlanan para veya para ile ölçülebilen menfaatler de dâhil edilmektedir. Bu kapsamda ayni olarak sağlanan yemek yardımı ve servis hizmetinin parasal değerinin de tazminat hesabında göz önünde tutulacağı kuşkusuzdur.

Davacı vekili dava dilekçesinde kıdem ve ihbar tazminatlarına esas hesaplama için gereken sosyal yardımlarla ilgili olarak “yemek ve servis hizmeti verilmekle birlikte rayiç değeri bilmediğinden” diye açıkça yemek ve servis sosyal haklarının miktarını bilmediğini ifade etmiştir. Bununla birlikte varsayımsal olarak bir miktar yemek ile servis sosyal yardım tutar üzerinden tazminata esas giydirilmiş günlük ücret miktarını tespit etmekle birlikte bu hususların tartışmalı olması gerekçesiyle aldığını iddia ettiği ücret tutarı üzerinden talep konusu alacakların asgari tutarlarını dava konusu etmiştir. Bilirkişi de hesaplamalarında yemek ve servis sosyal yardımlarını tahmini değerler üzerinden aldığından hesapladığı miktarlar ile davacı vekilinin belirleyebildiği asgari tutarlar arasında farklılık oluşmuştur.

Bu durumda 4857 sayılı İş Kanunu’nun 8/3’üncü maddesinde, işveren açıkça işçiye temel ücreti ve varsa ücret eklerini gösteren yazılı bir belge vermekle yükümlü tutulduğu hâlde, işveren tarafından dosyaya Kanunun kendisine yüklediği yükümlülükleri yerine getirerek gerekli belgeleri işçiye teslim ettiğine dair bir delil sunulmadığından, işçinin alacağını belirleyecek verilerin dava açarken elinde bulunduğundan söz etmek mümkün değildir.

Öyleyse, dava konusu kıdem ve ihbar tazminatlarının belirlenebilmesi için işverende bulunan bilgi ve belgelerin verilmesi ve tahkikata ihtiyaç duyulduğundan açıkça belirli olduğundan bahsedilemeyecektir." Şeklinde karar vermiştir.

Bir alacağın belirli yada belirsiz alacak olduğuna karar verebilmek için dava dilekçesindeki malvarlığına ilişkin tüm taleplerin birlikte değerlendirilmesi gerekir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 341. Maddesine göre istinaf kanun yoluna başvurulabilme kesinlik sınırını belirlerken davaları malvarlığı davaları ve manevi tazminat davaları olarak ayırmıştır. Malvarlığı davalarında üç bin TL altında ki kararların kesin olduğu düzenlenmiştir. Malvarlığı davaları ise para ile ölçülebilen tüm talepleri içerdiğine göre talepleri belirli alacak, belirsiz alacak olarak ayırarak karar vermek mümkün değildir. Keza mahkeme harçları, vekalet ücreti ve yargılama giderleri tüm malvarlığı davaları olarak tamamı esas alınırken alacağın belirli yada belirsiz alacak olduğunun tespitinde alacakları ayrı ayrı değerlendirmek söz konusu olamaz. Kaldı ki HMK'nun 107. Maddesinde buna ilişkin bir özel düzenlemeden de bahsedilemez.

Yargıtay  Hukuk Genel Kurulu 26.02.2019 Tarih ESAS NO : 2019/11-4 KARAR NO : 2019/202     sayılı kararında alacaklının daha önceden mahkemeden delil tespiti yaptırması durumunda alacağın  belirli hale gelmeyeceğine ilişkin aşağıda ki kararı vermiştir. 

"Somut olay bakımından davacı şirketin belirsiz tazminat alacağı davasına konu ettiği; tohumların bedeli, tohumlar için yapılan yatırım ve Ar-Ge çalışmaları dahil masraflar ve tohumların satışından elde edeceği ve mahrum kaldığı kâra ilişkin talepleri ile ilgili olarak zararın varlığının ve miktarının belirlenebilmesi, ancak yargılama sırasında delilerin toplanıp değerlendirilmesinden sonra mümkün olabilecektir. Bu nedenle davacının iddia ettiği zararın dava tarihi itibariyle miktar ve değerinin tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenemeyeceği kabul edilmelidir. 

Davacı şirketin talebi üzerine Antalya 3. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2014/60 D.İş sayılı dosyasında düzenlenen 17.09.2015 tarihli delil tespit raporunda davacının davaya konu olay sebebiyle uğradığı zararın, Ar-Ge çalışmaları için yapılan harcamalar yönünden 3.300.000,00TL, domates, biber ve hıyar çeşit ve hatları için yapılan harcamalar yönünden 2.475.000,00TL, mahrum kalınan kâr yönünden ise 5.875.000TL olduğu belirtilmiş ise de,  sözü edilen delil tespiti raporunun dışında dosya kapsamında birçok bilirkişi raporu bulunduğu, bu raporların birbiri ile ve delil tespiti raporu ile çelişkili olduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki davacı tarafça dava açılmadan önce delil tespiti yaptırma yoluna gidilmiş olmasının, davaya konu edilen zarar veya alacak miktarının belirli hâle getirdiği şeklinde yorumlamak Kanunun amacına aykırıdır." 

b)Talep Sonucunun Tam ve Kesin Olarak Belirlenmesinin Davacıdan Beklenemeyecek Olması 

Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda  hangi hâllerin talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyeceği belirtilmemiştir. Talep edilecek alacak zor ve karmaşık bir teknik bilgiyi gerektiren hesaplama yapılmasının gerekli olduğu hallerde davacıdan talep sonucunun belirlenmesi istenmemelidir.

Haksız fiil nedeniyle cana ve mala verilen zararlar, trafik kazasından doğan sürekli yada geçici işgücü kaybına dayalı tazminat davasında davacıdan tedavi gördüğü hastane tedavi evraklarını ve mevcut durumunu değerlendirilerek Çalışma Gücü Ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşlemleri Yönetmeliği'ne uygun sürekli işgücü kaybı (maluliyet) oranını belirleyerek yine yaralanmasının kaç günde iyileşeceğini bilmesi, olayda kendi ve karşı tarafın kusurlarını Karayolları Trafik Kanuna uygun kusurlarını belirleyerek,  karmaşık ve teknik bir uzmanlığı gerektiren tazminatı hesaplayarak alacağını belirli hale getirmesi beklenmemelidir. Bir başka açıdan davacıdan  yüklü miktarda gideri olan  Adli Tıp uzmanına başvurarak sürekli işgücü kaybını yönetmeliğe uygun olarak tespit ettirmesi daha sonra kusur bilirkişiye başvurarak kusur raporu aldırması ve tüm bunlardan sonra hesap bilirkişisinden hesap raporu alarak alacağını belirli hale getirmesi istenmemelidir. Çünkü davacıya yüklü bir ekonomik külfet getireceği gibi böyle bir belirleme   mahkemece tek taraflı yapıldığı gerekçesi ile bu tespitler kabul görmeyecektir.

Bir başka açıdan tazminat davalarında TBK 51 ve 52. maddelerinde hakimin yapabileceği indirim, hatır taşıması indirimi ve müterafik kusur indirimlerini de düşündüğümüzde bu alacaklar  için talep sonucunun davacı tarafından tam ve kesin olarak belirlenmesi beklenmemelidir.

Diğer taraftan Türk Borçlar Kanunu'nun 50/2 maddesinde “Uğranılan zararın miktarı tam olarak ispat edilemiyorsa hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri göz önünde tutarak, zararın miktarını hakkaniyete uygun olarak belirler.” Düzenlemesi ve  TBK' nun 52. maddesinde hakimin yapabileceği indirim, hatır taşıması indirimi ve müterafik kusur indirimlerini de düşündüğümüzde zararın tam belirlenmesinin  hakimin  geniş taktir yetkisinin verildiği halde talep sonucunun dava dilekçesinde tam belirlenmesinde bir imkansızlık vardır. Bu gibi durumlarda davacıdan davanın başında  alacağını belirli hale getirmesi istenmemelidir. Çünkü davacının açılacak davada taktir yetkisini nasıl ve hangi oranda ve miktarda kullanacağını bilemeyeceğinden açacağı davada talep sonucunu tam ve kesin olarak belirlemesi imkansız olacaktır.

c) Konuyla ilgili Yargıtay Kararları ve Görüşler

    *(Pekcanıtez: Belirsiz Alacak Davası, Ankara, 2011, s. 43,44)Doktrinde, talep konusunun belirlenmesinin imkânsız olduğu durumlara örnek olarak: Biyolojik nedenlere bağlı imkânsızlık hali (ağır yaralanan kişinin tedavisi sonuçlanmadan zararının belirlenmesinin mümkün olmaması; TBK. 75, mülga BK 46/2 maddeleri gibi) ; hukuki anlamda imkânsızlık hali (davacının talep sonucunu belirleyebilmesi için gereken bilgilerin üçüncü kişi veya davalının bünyesinde olması, hakimin takdir yetkisinin bulunduğu gibi durumlar); sübjektif imkânsızlık hali (kullanılmış bir aracın kısmen zarar görmüş olması durumunda araç değerindeki azalmanın tespit hali gibi) hususlar gösterilmektedir. 

       *İstanbul Barosu Dergisi, Cilt 85, Sayı, 2011/5, s. 11 de yayınlanan Prof. Dr. Baki KURU  ve Prof. Dr. Ali Cem BUDAK tarafından kaleme alınan Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Getirdiği Başlıca Yenilikler başlıklı makalede yine  Prof. Dr. Ejder Yılmaz tarafından kaleme alınan  Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi, Ankara 2012 s.737 vd sayfalarda, talep konusunun miktarının, tarafların anlaşmasına gerek kalmaksızın objektif olarak belirlenebilmesinde, İİK m. 67 hükmünde öngörülen icra inkâr tazminatına ilişkin “likit alacak” kavramının yol gösterici olduğunu belirterek genel bir kavram olarak “likid (ligiude) alacak”; “tutarı belli (muayyen), bilinebilir, hesaplanabilir alacaktır” Likit bir alacaktan söz edilebilmesi için; ya alacağın gerçek miktarının belli ve sabit olması ya da borçlusu tarafından belirlenebilmesi için bütün unsurların bilinmesi veya bilinmesinin gerekmekte olması; böylece, borçlunun borç tutarını tahkik ve tayin etmesinin mümkün bulunması; başka bir ifadeyle, borçlunun yalnız başına ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilecek durumda olması gerekir. Bu koşullar yoksa, likit bir alacaktan söz edilemeyeceğini belirtmişlerdir.

   *Yargıtay  Hukuk Genel Kurulu 17.10.2012 tarih 2012/9-838 esas,  2012/715 karar sayılı ilamında bu görüşü benimseyerek  "Likit alacak bakımından aranan “borçlunun, talep edilen alacağı veya alacağın bütün unsurlarını bilmesi veya bilmek (kolayca hesap edebilmek) durumunda olması; bu bağlamda alacağın miktarının belirlenmesi için tarafların ayrıca mutabakata varmasına (anlaşmasına) veya mahkemenin tayin edeceği bilirkişi eliyle bir değerlendirme yapılmasına ihtiyaç bulunmaması, diğer bir anlatımla borçlunun, yalnız başına ne kadar borçlu olduğunu tespit edebilir durumda olması” olarak belirlemiştir.

   *Yargıtay 21. HD. 06.03.2013 Tarih , 2013/3004 Esas  2013/4066 Kararında maddi  tazminat davasında kusur oranlarının belirlenmesi için bilirkişi incelemesi yaptırılması gerektiği gibi tazminatın hesaplanması için ayrı bir bilirkişi incelemesi de yaptırılması gerekir. O halde iş kazası sonucu zarar gören davacının, davanın açıldığı tarihte tazminat alacağının miktarını tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği anlaşılmakla davacının hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açılabileceğine kararını vermiştir. 

    *Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 08.11.2018 Tarih   2015/2644 E.  ,  2018/1674 K. Sayılı kararı: "Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda kıdem ve ihbar tazminatlarının belirsiz alacak olup olmadığı, burada varılacak sonuca göre davacının belirsiz alacak davası olarak eldeki davayı açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. 

Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle belirsiz alacak davasının hukuki niteliğinden bahsetmekte yarar bulunmaktadır.

01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK'nın 107'nci maddesiyle mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)'nda yer almayan yeni bir dava türü olarak belirsiz alacak ve tespit davası kabul edilmiştir. 

Davanın belirsiz alacak davası türünde açılabilmesi için, davanın açıldığı tarih itibariyle uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak davacı tarafça belirlenememesi gereklidir. Belirleyememe hâli, davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen, miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi durumuna ya da objektif olarak imkânsızlığa dayanmalıdır. 

Madde gerekçesinde; "bu davanın kabul edilmesinin artık salt hukuki korumanın ötesine geçilerek “etkin hukuki koruma”nın gündeme gelmiş olmasının da bunu gerektirdiği belirtildiği gibi, hak arama durumunda olan kişi, talepte bulunacağı hukuki ilişkiyi, muhatabını ve bu ilişkiden dolayı talep edeceği miktarı asgari olarak bilmesine ve tespit edebilmesine rağmen, alacağının tamamını tam olarak tespit edemeyebilecektir. Belirsiz alacak ve tespit davalarına ilişkin hükümlerin mukayeseli hukukta da yer aldığı dikkate alınarak, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklının, hukuki ilişki ile asgari bir miktar ya da değer belirterek belirsiz alacak davası açabilmesi kabul edilmiştir. Alacaklının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Belirsiz alacak veya tespit davası açıldıktan sonra, yargılamanın ilerleyen aşamalarında, karşı tarafın verdiği bilgiler ve sunduğu delillerle ya da delillerin incelenmesi ve tahkikat işlemleri sonucu (örneğin, bilirkişi ya da keşif incelemesi sonrası), baştan belirsiz olan alacak belirli hâle gelmişse, davacının, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın davanın başında belirtmiş olduğu talebini artırabilmesi benimsenmiştir. Miktarı belirsiz alacaklarda zamanaşımının dolmasına çok kısa sürenin var olduğu hâllerde yalnızca tespit yahut kısmi eda ile birlikte tespit davasının açılabileceği genel olarak kabul edilmektedir. Alacaklı, yalnızca eda davası veya yalnızca tespit davası yahut kısmi eda ile birlikte külli tespit davası açabilme seçeneklerine sahip olduğu, hak-arama özgürlüğünün (Any.m.36, İHAS.m.6) özünde var olan bu seçenekler, yasa veya içtihat yoluyla yasaklanamayacağı, esasen tam veya kısmi olmasına bakılmaksızın her eda davasının temelinde bir külli tespit unsuru bulunduğu, başka deyimle eda hükmünde tertip olunan her durumun arkasında sorumluluk saptanmasını içeren bir zorunlu ön tespit kabulü mevcuttur." şeklindeki açıklamayla, alacağın belirsiz olup olmadığı ile ilgili olarak bazı kriterler kabul edilmiştir. 

Bu kriterler, davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin;

1-Davacının kendisinden beklenememesi,

2-Bunun olanaksız olması,

3-Açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması olarak belirtilmektedir. 

Belirsiz alacak davasının getirdiği en önemli etkin koruma, usul ekonomisi ve hak arama özgürlüğüne hizmet etmesi yanında, davacının yüksek yargılama giderlerine katlanma ve dava konusu hakkın zamanaşımına uğrama riskini azaltmasıdır.

İşçilik alacakları bakımından, dava konusu edilen alacağın belirli olup olmadığı ile ilgili olarak davanın açıldığı tarihte alacağın miktarının yahut değerinin tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin davacıdan beklenememesi kriteri ile açıkça karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktar ve değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesinin mümkün olması kriterini birlikte değerlendirip sonuca gidilmesi gerekir. 

Kural olarak kişinin alacağını belirleyebilmesi için aynı zamanda belgeye bağlama yetkisinin olması veya bu konuda belge düzenlenip kendisine verilmesi gerekir. 4857 sayılı İş Kanunu'nun 8’inci maddesinin üçüncü fıkrası ile işverene yazılı sözleşme yapılmayan hâllerde en geç iki ay içinde genel ve özel çalışma koşullarını, günlük ya da haftalık çalışma süresini, temel ücreti ve varsa ücret eklerini, ücret ödeme dönemini, süresi belirli ise sözleşmenin süresini, fesih hâlinde tarafların uymak zorunda oldukları hükümleri gösteren yazılı bir belgeyi işçiye verme yükümlülüğü getirilmiştir. 

Kanunun 32/2'nci maddesi ile ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakın kural olarak Türk parası ile iş yerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına ödeneceği, çalıştırdığı işçilerin söz konusu alacaklarını özel olarak açılan banka hesapları vasıtasıyla ödeme zorunluluğuna tabi tutulan işverenler veya üçüncü kişilerin özel olarak açılan banka hesapları dışında bu alacakları ödeyemeyeceği belirtilmiştir. 

4857 sayılı İş Kanunu'nun 37'nci maddesi ile işverene iş yerinde veya bankaya yaptığı ödemelerde işçiye ücret hesabını gösterir imzalı veya iş yerinin özel işaretini taşıyan bir pusula verme yükümlülüğü hükme bağlanmıştır. Söz konusu pusulada ödemenin günü ve ilişkin olduğu dönem ile fazla çalışma, hafta tatili, bayram ve genel tatil ücretleri gibi asıl ücrete yapılan her çeşit eklemeler tutarının ve vergi, sigorta primi, avans mahsubu, nafaka ve icra gibi her çeşit kesintilerin ayrı ayrı gösterilmesi zorunluluğu hüküm altına alınmıştır. 

Kanunun 67'nci maddesinde, günlük çalışmanın başlama ve bitiş saatleri ile dinlenme saatlerinin iş yerlerinde işçilere duyurulacağı; 75'inci maddesinde ise işverene çalıştırdığı her işçi için işçinin kimlik bilgilerinin yanında, İş Kanunu'nun ve diğer kanunlar uyarınca düzenlemek zorunda olduğu her türlü belge ve kayıtları saklamak ve bunları istendiği zaman yetkili memur ve mercilere göstermek zorunda olduğu bir özlük dosyası düzenlemesi gerektiği yükümlülükleri getirilmiştir. 

Söz konusu düzenlemelere bakıldığında işçi işveren arasındaki iş ilişkisinde belgeye bağlama görev ve yetkisinin işçide değil, işverende olduğu görülmektedir. 

İş sözleşmesinde iş görme edimini yerine getiren ve belge düzenleme yetkisi ve yükümlülüğü bulunmayan işçinin, alacaklarını belirleyebilmesi için işveren tarafından düzenlenen kanuna uygun belgelere ihtiyacı vardır. Diğer yandan iş ilişkisindeki alacak kalemlerinin hesaplanmasında çıplak ücret ya da giydirilmiş ücrete göre hesaplanan farklı alacak türleri bulunmaktadır. Örneğin kıdem tazminatı, giydirilmiş ücretten hesaplanırken, diğer işçilik alacakları (fazla çalışma, hafta tatili, yıllık ücretli izin alacakları gibi) çıplak ücretten hesaplanmaktadır. 

Giydirilmiş ücrete, işçinin asıl ücretine ek olarak sağlanan para veya para ile ölçülebilen menfaatler de dâhil edilmektedir. Özellikle ücrete dâhil edilecek menfaatlerin iş yerinde süreklilik arz edip arz etmediği de çoğunlukla taraflar arasında tartışma konusu edilmektedir. Bu nedenle eğitim düzeyi ve sosyal durumları birbirinden farklı olan işçilerin alacağını tam ve kesin olarak belirleyebilmelerini beklemek mümkün değildir. Bunun için yukarda bahsedilen iki kriter birlikte değerlendirilerek, dava konusu edilen işçilik alacağının belirli olup olmadığına karar verilmesi gerekmektedir. 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.12.2012 gün ve 2012/9-838 E.- 2012/715 K. sayılı kararında belirtildiği üzere, işçilik alacaklarının özelliği dikkate alınarak alacakların belirli olduğunu söylemek mutlak olarak doğru olmadığı gibi aksinin kabulü de doğru değildir. Aynı şekilde bu nedenle talep konusu işçilik alacaklarının belirli olup olmadığının somut olayın özelliğine göre değerlendirilmesi ve sonuca gidilmesi daha doğru olacaktır. 

Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.06.2015 gün ve 2015/22-1156 E.-2015/1598 K., 22.06.2016 gün ve 2016/22-874 E.-2016/824 K., 17.01.2018 gün ve 2016/22-2177 E.-2018/29 K. ve 17.01.2018 gün ve 2016/22-2181 E.-2018/24 K., 07.03.2018 gün ve 2014/22-2350 E.-2018/439 K., 14.03.2018 gün ve 2015/22-186 E.-2018/479 K., 28.03.2018 gün ve 2015/22-127 E.-2018/559 K. sayılı kararlarında da aynı ilkeler kabul edilmiştir. 

Öte yandan işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı konusunda Yargıtay'ın iş davalarına bakan 7, 9 ve 22. Hukuk Daireleri ile Hukuk Genel Kurulu içtihatları arasında ortaya çıkan farklılığın giderilmesi için Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunca yapılan değerlendirme sonucunda 15.12.2017 gün ve 2016/6 E.-2017/5 K. sayılı kararı ile "İşçilik alacaklarının çok çeşitli tür, nitelik ve kapsamda olması, somut olayın özelliklerine göre oldukça değişkenlik göstermesi, hatta aynı tür işçilik alacaklarında dahi somut olayın özellikleri itibariyle işçilik alacaklarının belirsiz alacak davasına konu olup olamayacağı konusunda soyut ve genel nitelikte, her bir olayda geçerli olacak ölçüde bir karar alınamayacağından, içtihadı birleştirmeye gerek olup olmadığı" ön sorun olarak tartışılmış ve sonuç olarak içtihadı birleştirmeye gerek olmadığı yönünde karar verilmiştir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı işçi aylık ücretinin yanında iş yerinde yemek ve servis imkânlarından da faydalandığını ancak rayiç değerlerini bilmediğini ileri sürerek en son aldığını iddia ettiği ücret miktarına göre belirleyebildiği kıdem ve ihbar tazminatlarının tahsilini talep etmiştir. 

Mahkemece yargılama sırasında alınan bilirkişi raporu uyarınca, davacının asgari ücret aldığı, ayrıca yemek ve yol yardımı da eklenmek suretiyle tespit edilen ve giydirilmiş ücret üzerinden hesaplanan kıdem ve ihbar tazminatları hüküm altına alınmıştır.

Kıdem ve ihbar tazminatlarının hesap unsurları işçinin hizmet süresi ile son ücreti olup belirtilen hesap unsurlarından birine ilişkin tartışma ve belirsizlik alacağın da belirsiz olması sonucunu doğurmaktadır. Az yukarıda belirtildiği üzere kıdem ve ihbar tazminatlarının hesabına esas ücret, giydirilmiş ücrettir ve giydirilmiş ücrete işçinin asıl ücretine ek olarak sağlanan para veya para ile ölçülebilen menfaatler de dâhil edilmektedir. Bu kapsamda ayni olarak sağlanan yemek yardımı ve servis hizmetinin parasal değerinin de tazminat hesabında göz önünde tutulacağı kuşkusuzdur. 

Davacı vekili dava dilekçesinde kıdem ve ihbar tazminatlarına esas hesaplama için gereken sosyal yardımlarla ilgili olarak “yemek ve servis hizmeti verilmekle birlikte rayiç değeri bilmediğinden” diye açıkça yemek ve servis sosyal haklarının miktarını bilmediğini ifade etmiştir. Bununla birlikte varsayımsal olarak bir miktar yemek ile servis sosyal yardım tutar üzerinden tazminata esas giydirilmiş günlük ücret miktarını tespit etmekle birlikte bu hususların tartışmalı olması gerekçesiyle aldığını iddia ettiği ücret tutarı üzerinden talep konusu alacakların asgari tutarlarını dava konusu etmiştir. Bilirkişi de hesaplamalarında yemek ve servis sosyal yardımlarını tahmini değerler üzerinden aldığından hesapladığı miktarlar ile davacı vekilinin belirleyebildiği asgari tutarlar arasında farklılık oluşmuştur. 

Bu durumda 4857 sayılı İş Kanunu’nun 8/3’üncü maddesinde, işveren açıkça işçiye temel ücreti ve varsa ücret eklerini gösteren yazılı bir belge vermekle yükümlü tutulduğu hâlde, işveren tarafından dosyaya Kanunun kendisine yüklediği yükümlülükleri yerine getirerek gerekli belgeleri işçiye teslim ettiğine dair bir delil sunulmadığından, işçinin alacağını belirleyecek verilerin dava açarken elinde bulunduğundan söz etmek mümkün değildir. 

Öyleyse, dava konusu kıdem ve ihbar tazminatlarının belirlenebilmesi için işverende bulunan bilgi ve belgelerin verilmesi ve tahkikata ihtiyaç duyulduğundan açıkça belirli olduğundan bahsedilemeyecektir. 

O hâlde uyuşmazlık konusu alacakların belirlenebilmesi; hesap raporu alınması, işverende bulunan bilgi ve belgelerin verilmesi ile tahkikatı gerektirdiğinden, mahkemece davanın belirsiz alacak davası olarak görülmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

Nitekim HGK'nın 23.05.2018 gün ve 2015/22-1346 E.-2018/1119 K. ve 2015/22-1179 E.-2018/1117 K. sayılı kararları ile aynı şekilde ve aynı davalıya karşı açılan davalarda verilen direnme kararları davaların belirsiz alacak davası olarak açılabileceği gerekçesi ile yerinde bulunarak işin esasına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmiştir.Hâl böyle olunca mahkemenin direnme kararı yerindedir."

2. Dava Dilekçesinde Geçici Talep Sonucunun Belirtilmesi 

Belirsiz alacak davası açan davacı dava dilekçesinde alacağını tam olarak belirlememekle beraber, talep ettiği, daha doğrusu dava açarken belirlediği en az miktarı belirtmek zorundadır. Belirtilmesi gereken asgari miktar istenildiği kadar gösterilebilecek bir miktar değildir. Her şeyden önce asgari miktarın davacının dava açtığı sırada asgari olarak belirleyebildiği bir miktar olmalıdır. Bu miktarın belirtilmesi açılan davada harç ve avans alınması, talep edilebilecek ihtiyati tedbir için teminat alınması açısından önem taşımaktadır.

 

D) Belirsiz Alacak Davasının Tespiti

Bir alacağın belirsiz olması ile açılan davanın belirsiz alacak davası olarak açılıp açılmadığı ayrı hususlardır. Her belirsiz alacağın sadece belirsiz alacak davası konusu olduğu söylenemez. Alacak belirsiz olmakla birlikte alacaklı alacağını kısmi dava olarak da açabilecektir. Belirsiz alacak davası ile kısmi alacak davası davacıya sağladığı imkanlar yönünden farklı davalardır. Örneğin alacak belirsiz olmakla birlikte dava kısmi alacak davası olarak açılmış ise  mahkemece alacak tam ve kesin olarak belirlenmesinden sonra alacak miktarını ancak davanın ıslahı yoluyla artırabilecektir. Islah dilekçesinin verildiği tarih itibarı ile o alacak için kanunda öngörülen zamanaşımı süresinin dolması durumunda davalının ıslah zamanaşımı itirazı ile karşılaşabilecektir. İşte bu nedenle açılan davanın belirsiz alacak davası olarak mı yoksa kısmi dava olarak mı  açılıp açılmadığının tespiti önem kazanmaktadır.

Dava dilekçesinde açıkça davanın belirsiz alacak davası açıldığı belirtilmiş ise sorun yok. Ancak açıkça belirsiz alacak davası olarak belirtmemiş "fazlaya ilişkin haklarım saklı olmak üzere"  şeklinde bir talepte bulunmuş ise uygulamada dava dilekçe içeriğinden belirsiz alacak davası olarak açıldığı tespit edilebiliyorsa örneğin "alacak belirlendiğinde artırılmak üzere" yada "alacağı belirleyemedim" , "alacağın ne kadar olduğunu bilmiyorum" ve benzeri ifadeler ile alacağın tamamını belirleyemediği ve bilemediği ifade edilmiş ise o davanın da belirsiz alacak davası olarak açıldığı kabul edilmektedir.

 

F) Belirsiz Alacak Şartları Oluşmadığı Halde Belirsiz Alacak Davası açılmasının Sonuçları

Belirsiz alacak davası için  HMK'nun 107. Maddesinde belirtilen şartlar bulunmadığı halde yani alacaklı tarafından davanın açıldığı tarih itibarı ile alacak miktarı tam ve kesin olarak belirlenebilir olmasına rağmen belirsiz alacak davası açılması durumunda  mahkemece verilmesi gereken karar yönünden hem doktrinde hem de yargıda farklı görüşler bulunmaktadır.

Birinci görüş,  şartları oluşmadığı halde belirsiz alacak davası açılması durumunda "Belirsiz alacak davası açmakta hukuki yarar olmadığından davanın reddine" şeklinde karar verilmesi gerektiği düşüncesindedir. Yargıtay 22. Hukuk Dairesi bu görüş çerçevesinde karar vermekte ve kararlarını şu gerekçeye dayandırmaktadır:

"Şartları bulunmadığı halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmelidir. Çünkü, alacağın belirlenebilmesi mümkün iken, böyle bir davanın açılmasına Kanun izin vermemiştir. Böyle bir durumda, belirsiz alacak davası açmakta hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmeli, ek bir süre verilmemelidir. Zira, burada talep açıktır, bu sebeple 6100 sayılı Kanun'un 119/1-ğ. maddesinin uygulanarak süre verilmesi mümkün değildir; aslında açılmaması gerektiği halde belirsiz alacak davası açılmış olduğundan, bu konudaki eksiklik de süre verilerek tamamlanamayacağından, dava hukuki yarar yokluğundan reddedilmelidir. 

Buradaki hukuki yarar, sonradan tamamlanacak nitelikte bir hukuki yarar değildir. Çünkü, dava açıldığında o sırada mevcut olmayan hukuki yarar, bunun da açıkça mahkemece bilindiği bir durumda, tamamlanacak bir hukuki yarar değildir. Aksinin kabulü, aslında açık olan talep sonucunun süre verilerek davacı tarafından değiştirilmesi ve bulunmayan hukuki yararın sağlanması için davacıya ek imkan sağlanması anlamına gelecektir ki, buna usûl bakımından imkan yoktur, böyle bir durum taraflar arasındaki eşitlik ilkesine de aykırı olacaktır (H. Pekcanıtez/O. Atalay/M. Özekes, Medeni Usul Hukuku, 14. Bası, Ankara 2013, s. 454). Bunun yanında, şayet açılan davada asgari bir miktar gösterilmişse ve bunun alacağın bir bölümü olduğu anlaşılmakla birlikte, belirsiz alacak davası mı yoksa belirli alacak olmakla birlikte kısmi dava mı olduğu anlaşılamıyorsa, bu durumda 6100 sayılı Kanun'un 119/1-ğ. maddesinin aradığı şekilde açıkça talep sonucu belirtilmemiş olacaktır. Talep, talep türü ve davanın niteliği açıkça anlaşılamıyorsa, talep muğlaksa, aynı Kanun'un 119/2 maddesi gereğince, davacıya bir haftalık kesin süre verilerek talebinin belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı olduğunun belirtilmesi istenmelidir. Verilen bu süreden sonra, davacının talebini açıklamasına göre bir yol izlenmelidir. Eğer talep, davacı tarafından belirsiz alacak davası şeklinde açıklanmış olmakla birlikte, gerçekte belirsiz alacak davası şartlarını taşımıyorsa, o zaman yukarıdaki şekilde hareket edilmeli, hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmelidir. Açıklamadan sonra talep belirsiz alacak davası şartlarını taşıyorsa, bu davanın sonuçlarına göre, talep kısmi davanın şartlarını taşıyorsa da kısmi davanın sonuçlarına göre dava yürütülerek karar verilmelidir." (Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 31.12.2012 tarih 2012/30463 esas 2012/30091 karar sayılı kararı, Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin 19.10.2015 tarihli ve 2014/16510 E.- 2015/28942 K. sayılı kararı )

Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin kararında yer alan ".. alacağın belirlenebilmesi mümkün iken, alacağın bir kısmı için davanın açılmasına Kanun izin vermemiştir." Görüşü belki  Hukuk Muhakemeleri Kanunu"nun 109. Maddesinin 2. Fıkrası yürürlükte olduğu dönem içinde savunulabilirdi. Çünkü HMK'nun 109. Maddesinin 2. Fıkrası ""Talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamaz."  İfadesi ile  alacak belirlenebilir olması durumunda  kısmi davanın açılmasını açıkça yasaklamıştı.  Ancak Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun  109. Maddesinin 2. Fıkrası  11 Nisan 2015 tarihinde ve 29323 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 6644 sayılı “Yargıtay Kanunu ile Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun” ile   yürürlükten kaldırılmıştır. Böylece alacak belirlenebildiği durumlarda kısmi dava açılamaz düzenlemesi ortadan kaldırılarak artık alacak belirlenebilir dahi olsa bölünebilir bir alacak ise alacağın bir kısmı için kısmi dava açılabilir hale gelmiştir. Bu nedenle Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin ".. alacağın belirlenebilmesi mümkün iken, alacağın bir kısmı için davanın açılmasına Kanun izin vermemiştir." Gerekçesinin bir anlamı kalmamıştır.

Yargıtay 22. Hukuk Dairesinin kararlarında yer alan "Şartları bulunmadığı halde dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığı durumda davacıya herhangi bir süre verilmeden hukuki yarar yokluğundan davanın reddi yoluna gidilmelidir."  Gerekçesini değerlendirebilmek için "Hukuki Yarar" kavramını doğru şekilde ortaya koymamız gerekecektir. 

Medeni usul hukukunda hukuki yarar, mahkemede bir davanın açılabilmesi için, davacının bu davayı açmakta ve mahkemeden hukuksal korunma istemekte bir çıkarının bulunması gerektiğine ilişkin ilke anlamına gelir. Davacının davayı açtığı tarih itibariyle dava açmakta hukuk kuralları tarafından haklı bulunan (korunan) bir yararı olmalı, hakkını elde edebilmesi için mahkeme kararına ihtiyacı bulunmalıdır.

Hukuki yarar dava şartlarından olup 6100 sayılı HMK'nun 114’üncü maddesine göre, davacının dava açmakta hukuken korunmaya değer bir yararının bulunması gerekir. Bu şart, dava konusuna ilişkin genel dava şartlarından biri olup, davanın esası hakkında inceleme yapılabilmesi ve esas hakkında hüküm verilebilmesi için varlığı gerekli olduğundan, olumlu dava şartları arasında sayılmaktadır. Bu nedenle menfaate, davanın dinlenebilmesi (mesmu olması, kabule şayan olması) şartı da denilmektedir (Hanağası, s.19-21).

6100 sayılı Kanunu'nun 114.  maddesinin gerekçesinde de "...Maddenin birinci fıkrasının (h) bendinde ise davacının dava açmakta hukukî yararının bulunmasının bir dava şartı olduğu hususu açıkça vurgulanmıştır. Burada sözü edilen hukukî yarardan maksat, davacının sübjektif hakkına hukukî korunma sağlanması hususunda mahkemeye başvurmasında hâli hazırda hukuken korunmaya değer bir yararının bulunmasıdır. Bir başka ifadeyle, davacı hakkına kavuşmak için, hâli hazırda mahkeme kararına muhtaç bir konumda değilse onun hukukî yararının bulunduğundan söz etmek mümkün değildir..." yönünde açıklamalar yer verilmiştir.

Bir davada hukuki menfaatin bulunup bulunmadığı mahkemece, tarafların dava dosyasına sunduğu deliller, olay veya olgular çerçevesinde yargılamanın her aşamasında ve kendiliğinden gözetilmelidir. Böylelikle kişilerin haksız davalar açmak suretiyle dava hakkını kötüye kullanmasına karşı bir güvence de sağlanmış olmaktadır (Pekcanıtez, s.946-949).

Şartları oluşmadığı hâlde belirsiz alacak davası açılması durumunda hukuki yararın bulunup bulunmadığı ve hukuki yararın tamamlanması için hakim tarafından ek süre verilip verilmeyeceği konusunda doktrinde farklı görüşler bulunmaktadır.

Pekcanıtez'e göre, "....hukukî  yararın bulunmadığı tespit edilirse, hâkim bu hukukî yarar eksikliğinin tamamlanması için davacıya süre veremez. Bazı dava şartları eksikliği sonradan tamamlanabilirse de, hukukî yarar şartı eksikliği tamamlanamaz. Çünkü dava şartları dava açıldığı tarih esas alınarak belirlenir. Hukukî yararı bulunmayan davacıya "Belirsiz alacak davası açmakta hukukî yararın yok, hukukî yararın olan başka bir dava türüne göre talep sonucu belirle" denemez. Davacı belirsiz alacak davasının koşulları bulunmadığı hâlde belirsiz alacak davası açtıktan sonra bu durumun tespiti üzerine talep sonucu tam bir eda davasına dönüştürmek isterse, bu apaçık talep sonucunun arttırılmasıdır. Davacının talep sonucunun arttırılması ise davalının açık izni olmadığı takdirde yasaktır. Ancak karşı tarafın izni veya ıslah yolu ile talep sonucu arttırabilir. Bu durumda talep sonucunun arttırılması iddianın genişletilmesi yasağına girmez denilerek kanuna aykırı biçimde bir yorum yapılamaz." (Pekcanıtez, H.: Belirsiz Alacak Davasının İş Hukukunda Uygulanması, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 15, s. Özel S., 2013, s. 954-955). 

Aslan/Akyol Aslan/Kiraz'a göre, "Belirsiz alacak davasının koşulları HMK m. 107 hükmünde belirlenmiştir. Bu dava hukuki nitelik olarak bir eda davası ise de, genel eda davasına oranla istisnaî nitelikte bir dava olduğunun unutulmaması gerekir. Mahkeme belirsiz alacak davasının istisnaîlik niteliğini daima göz önünde bulundurmalıdır. Dolayısıyla mahkemeye yöneltilen her eda talebinin, belirsiz alacak davası şeklinde açılması mümkün değildir. Bu nedenle kanunda öngörülen koşullar mevcut olmadığı halde belirsiz alacak davası açılması halinde, mahkemenin davacıya HMK m. 119/2 hükmüne göre süre vermesi mümkün değildir. Zira HMK m. 119/2 hükmünün uygulanabilmesi için dava dilekçesinin zorunlu unsurlarında bir eksikliğin bulunması gerekir. Oysa belirli bir alacak için belirsiz alacak davası açılan hallerde, davacı dava dilekçesinde talep sonucunu belirttiğine göre, m. 119/2 hükmünün uygulanmasını gerektiren bir eksiklikten söz edilemez.

HMK m. 107 hükmünde belirtilen koşulları taşımadığı hâlde belirsiz alacak davası şeklinde dava açılmasında hukuki yarar bulunmamaktadır. Hukuki yarar m.114 hükmüne göre dava şartı teşkil etmektedir. Dava şartı olan hukuki yararın m. 115/2 hükmüne göre mahkemece süre verilerek tamamlanması da mümkün değildir. Bu nedenle, koşulları oluşmadan belirsiz alacak davası şeklinde açılan bir davanın, dava şartı noksanlığı nedeniyle mahkemece usulden reddedilmesi gerekir" (Aslan, K./ Akyol Aslan, L./Kiraz, T. Ö: Koşulları Oluşmadan Açılan Belirsiz Alacak Davasında Mahkemece Verilecek Kararlar, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 16, s.Özel Sayı, 2014, s. 1017-1019).

Arslan/Yılmaz/Taşpınar Ayvaz/Hanağası'na göre, "Davanın açıldığı sırada var olmayan "hukukî yararın" dava sırasında tamamlanması, mahkemenin "hukukî yarar" eksikliğinin tamamlanmasını beklemesi söz konusu olamaz. Çünkü hukukî yarar dava şartı eksikliği ilgili tarafa belli bir süre verilerek tamamlanabilecek bir dava şartı değildir. Hukukî yararın bulunması dava şartı, sadece dava açılırken değil, nihai karar verilinceye kadar var olmalıdır. Bu dava şartı eksikliğinin mahkemece tespiti üzerine davanın usulden reddine karar verilmesi gerekir.....Hâkim açılan belirsiz alacak ve tespit davalarının, kanunun aradığı şartlara uygun olarak açıldığını tespit etmesi halinde, hukukî yararın varlığını kabul ederek davayı görür; aksi hâlde dava şartı eksikliğinden davayı usulden reddeder (Arslan, R./ Yılmaz, E./Taşpınar Ayvaz, S./ Hanağası, E.: Medenî Usul Hukuku, 4. Baskı, Ankara 2018, s. 286-288).

Tanrıver'e göre, "Koşullarının oluşmamasına, yani talep edilecek alacak tutarının, davanın açıldığı anda, tam ve kesin bir biçimde belirlenmesinin mümkün olmasına rağmen, bir dava, belirsiz alacak davası şeklinde açılmışsa, hukuki yarar, yani dava şartı yokluğundan, usulden hemen reddedilmemeli; hakim, taleple bağlı olup (HMK m.26) hukuki tavsifle bağlı bulunmadığı için (HMK m.33), ortada örtülü bir kısmi dava da mevcut değilse (HMK m. 109), bir ara kararıyla, açılan davayı, tam bir eda davası (HMK m. 105) olarak nitelendirip görmeye devam etmelidir. Çünkü, belirsiz alacak davası bağlamında, dava dilekçesinde gösterilmesi gereken asgari tutar, zaten somut olayın koşullarına ve özelliklerine göre, tespiti mümkün olan alacak tutarı konumundadır. Dolayısıyla, anılan durumda, örtülü kısmi davanın koşulları da mevcut değilse, davacının, tam bir eda davası açtığı kabul edilmelidir. Buna karşılık, dava dilekçesinde, asgari bir tutar gösterilmiş olup; bunun, alacağın belirli bir kesimi olduğu anlaşılmakla birlikte, açılan davanın belirsiz alacak davası mı; yoksa kısmi dava mı olduğu hususunda, talep sonucu bağlamında herhangi bir açıklık yok ise (HMK m.119/I/ğ), hakim, taleple de bağlı olduğu için (HMK m. 26, I), öncelikle, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 119. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, davacı tarafa, bir haftalık kesin bir süre verip; onun beyanı doğrultusunda, açılmış olan davanın belirsiz alacak davası mı; yoksa, kısmi dava mı olduğunu saptamak zorundadır. Davacı, açmış olduğu davanın, belirsiz alacak davası olduğunu beyan etmiş ve somut olayda da belirsiz alacak davası açılabilmesi için varlığı gereken koşullar mevcutsa, bu dava, belirsiz alacak davası olarak görülmeli ve karara bağlanmalıdır. Somut olayda, belirsiz alacak davası açılabilmesi için varlığı gereken koşulların mevcut olmasına rağmen, davacı taraf, kendisine verilen bir haftalık kesin süre içerisinde, açmış olduğu davanın, kısmi dava olduğu yönünde bir beyanda bulunmuşsa, mahkeme, davayı, kısmi dava olarak kabul edip görmeli ve sonuçlandırmalıdır. Öte yandan, alacağın, belli bir kesiminin dava edildiği açık olmakla beraber, somut olayda, belirsiz alacak davasının işlerlik kazanabilmesi için varlığı gereken koşullar mevcut değil ve fakat kısmi dava açılabilmesi mümkün ise, bu durumda, mahkemece, açılmış olan dava, doğrudan bir ara kararıyla bir kısmi dava olarak nitelendirilmek suretiyle görülmeli ve karara bağlanmalıdır. Çünkü hukukumuzda, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 109. maddesinin son fıkrasının metninin son derece açıklığı karşısında, örtülü kısmi dava dahi caizdir. Koşulları mevcut ise, kısmi dava açılabilmesi için, açılan davanın, kısmi dava olduğuna ilişkin iradenin, dava dilekçesinde, açık ve kesin bir dille ortaya konulması şart değildir...." (Tanrıver, S.: Belirsiz Alacak Davası Ve Bu Bağlamda Uygulamada Yaşanan Güncel Sorunlar, Türkiye Noterler Birliği Hukuk Dergisi, Yıl 2, Sayı 2, s. 9-10).

Karaaslan'a göre, "Belirtmek gerekir ki. İsviçre hukukunda şartları oluşmadığı halde belirsiz alacak davası açılması halinde hukuki yarar yokluğundan dava reddedilmemekte, hakimin davacıya talebini belirlemesi için süre vermesi gerektiği kabul edilmektedir. Başka bir ifadeyle, bu durum hukuki yararla irtibatli olarak değerlendirilmemektedir. Kanaatimce her ne kadar HMK m. 107'nin Adalet Komisyonu Gerekçesinde durum hukuki yararla irtibatlı gösterilmiş olsa da Türk hukuku bakımından da İsviçre hukukundaki görüş geçerlidir. Şöyle ki, dava, davacının gerçekten ihtiyacı olan ve dava sonunda verilecek hükümle karşılanacak bir hukuki himayenin gerçekleşmesi için açılmış olmalıdır. Yani davacı hakkına kavuşmak için mahkemenin kararına ihtiyaç duymalıdır. Dava ile elde edilebilecek sonuca başka bir yolla ulaşmak mümkün ise kişinin o davayı açmakta hukuki yararı yoktur. Eda davası bakımından kural olarak hukuki menfaatin var olduğu kabul edilmektedir. Belirsiz alacak davası kural olarak bir eda davasıdır ve bu davayı açan kişinin talebi karşı tarafin şu an için belirlenmesi imkân dahilinde olmayan bir meblağı kendisine ödemeye mahkum edilmesidir. Her ne kadar doktrinde ileri sürülen bir görüş belirsiz alacak davalarında özel bir hukuki yararın varlığını aramaktaysa, kanımca bu dava bakımından bulunması gereken hukuki yarar herhangi bir eda davasından farklı değildir. Burada davacının dava açmaktan başka bir yolla alacağına kavuşması mümkün değilse hukuki yararının var olduğu kabul edilmelidir. Söz konusu davanın belirsiz alacak davası olarak açılması kişinin hukuki yararının yokluğu sonucuna götürmez. Burada "alacağın miktar yahut değerinin tam ve kesin olarak belirlenmesinin davacıdan beklenememesi veya bunun imkansız olmasi hali" belirsiz alacak davasının görülebilmesi için özel bir dava şartı olarak kabul edilebilir. Bu hâlde açılan davada hukuki yarar mevcuttur ancak dava belirsiz alacak davası olarak değil, kısmi veya tam eda davası olarak görülmelidir. Bu durumda mahkemenin alacak miktarının netleştirilmesi için davacıya süre verip harcı ikmal ettirerek yargılamaya devam etmesi gerekecektir. Esasen böyle bir durumda dava değişikligi de söz konusu degildir. Çünkü davanın belirsiz alacak davası olarak nitelendirilmiş olması durumunda da davacının talebi tüm zararının tazmin edilmesidir. Nitekim belirsiz alacak davası koşullarını taşıyan bir davada derdestlik olgusu, dava dilekçesinde belirtilen asgari değerle sınırlı olarak değil, alacağın davanın başında belirlenmesi mümkün olmayan kısmı bakımından da, bir diğer ifadeyle alacağın tamamı bakımından geçerli olacaktır. Bu da böyle bir davada talep edilenin tüm alacak olduğunu göstermektedir. O halde hakimin burada yapması gereken, belirsiz alacak davası koşullarını taşımayan bir davada davacının talep sonucunu netleştirerek tam olarak neyi talep ettiğini açıklığa kavuşturmak olmalıdır ki, bu da esasen aydınlatma ödevinin bir gereğidir. Belirsiz alacak davasına özgü bir hukuki yarar koşulu ihdas ederek bu koşulları taşımayan bir davanın usulden reddi gerektiğini savunmak kanaatimce zorlama bir yorumdur (Karaaslan, V.: Belirsiz Alacak Davası/Kısmi Dava-Bir Madalyonun İki Yüzü mü?, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt XIII, sayı 1, s. 230, 231). 

Budak/Karademir'e göre, "Kanunda belirsiz alacak davasının şartlarının gösterilmiş olmasına rağmen, şartları olmadan belirsiz alacak davası şeklinde açılmış olan bir davanın akıbetinin ne olacağı düzenlenmemiştir. Bu konuda uygulanması söz konusu olabilecek kanun hükümlerinin kanımızca dava dilekçesindeki eksikliklerin giderilmesiyle ilgili HMK m. 119 (1) (ğ), 2 hükümleri ile dava şartı eksiklerinin giderilmesine ilişkin HMK m.115 (2) hükmü olabilir. Her hâlde, şartları olmadan açılan belirsiz alacak davasının hemen reddedilmemesi; davacıya talebini belirli hale getirmesi için süre verilmesi gerektiği yönündeki görüşler bize göre de daha doğru görünmektedir" (Budak, A.C./ Karademir, D.: Şartları Oluşmadığı Halde Belirsiz Alacak Davası Açılırsa Hâkim Nasıl Karar Vermelidir?, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt III, Sayı 1, s. 140-141).

Akil'e göre, "Şartları oluşmadan belirsiz alacak davasının açılması durumunda hukuki nitelendirme ile bağlı olmayan hâkim (HMK m.33) davayı reddetmemeli, davayı aydınlatma görevi (HMK m. 31) gereği davacıya süre vererek dava konusu meblağı rakamla belirlemesini sağlamalı ve davaya buna göre devam etmelidir. Davacının verilen süreye rağmen dava konusu meblağı rakamla belirlememesi durumunda ise HMK m. 119/2 uyarınca davanın açılmamış sayılmasına karar vermelidir (Akil, C.: Belirli Alacağı Belirsiz Alacak Davasına Konu Edilmesi Durumunda Mahkeme Ne Tür Bir Karar Vermelidir?, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt XIV, Sayı 2, s. 207).

Doktrinde ki bu görüşler incelendiğinde iki ayrı görüşün oluştuğu anlaşılmaktadır.

Birinci görüş; HMK'nun 107. Maddesinde ki şartlar oluşmadan belirsiz alacak davası açılması durumunda hukuki yarar olmadığından davanın reddi gerekir. Hakim tarafından HMK'nun 119/2 maddesinde düzenlenen dava dilekçesinde bulunması gereken şartların eksikliği durumunda verilmesi gereken bir haftalık ek süre yahut HMK'nun 115/2 maddesinde düzenlenen tamamlanması mümkün olan dava şartlarının tamamlanması için verilecek iki haftalık kesin ek sürenin verilemeyeceği şeklindedir.

İkinci görüş ise; Kendi içinde farklılık arz etmektedir. Bunlardan birincisi  şartları oluşmadan açılan belirsiz alacak davasında HMK'nun 107. Maddesinde ki şartların oluşmadığının tespiti üzerine hakim tarafından HMK'nun 119/2 maddesi gereği ek süre verilerek talebini tamamlamasının beklenmesi, tamamlamış ise davaya devam edilmesi tamamlamamış ise açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerektiği şeklindedir. Diğer görüş ise şartları oluşmadığı halde belirsiz alacak davası açılması durumunda mahkemece, şartların gerçekleşmediğinin tespit edilmesi üzerine kısmi dava şartlarının bulunması durumunda davaya kısmi dava olarak devam edilmesi şeklindedir.

Belirsiz alacak davasındaki bu görüş aykırılığı ve Yargıtay dairelerinin birbirinden farklı kararları ilk derece mahkemeleri arasında da birbirinden farklı bir çok karar çıkmasına neden olmuştur.

Farklı görüşlerin Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. Maddesinin yorumundan kaynaklandığı görülmektedir. Hemen belirtmek gerekir ki,  bir kanun maddesinin yorumu Türk Medeni Kanunun 1. Maddesi "Kanun, sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır." İfadesinde belirtildiği gibi  kanun maddesinin metni ve o kanun maddesinin konuluş amacı birlikte değerlendirilerek  yapılır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu yürürlüğe girmeden önce yani Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun uygulandığı dönem içinde alacağın bir miktarı için açılan davalar "fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak" "kısmi dava" olarak açılmaktaydı. Kısmi davada sadece dava dilekçesinde talep edilen miktar açısından zamanaşımının kesildiği kabul edilmekte ve davanın ıslahı suretiyle alacak miktarı artırılması durumunda ıslah ile talep edilen miktar açısında ıslah tarihi itibarı ile zamanaşımı itirazı değerlendirilmekteydi. Özellikle haksız fiile dayalı tazminat davalarında mahkemenin ceza mahkemesinin  kararlarının kesinleşmesini bekletici sorun yaptığı yada mahkemece kusur raporu, maluliyet raporu ve hesap raporunun alınması bu raporlara karşı itirazların giderilmesi  uzun yargılama süreci gerektirmekte  bu süre içinde haksız fiil için öngörülen zamanaşımı süreleri dolmaktaydı. Böyle bir durumda alacak miktarının ıslah dilekçesi ile artırılması halinde davalının ıslah zamanaşımı itirazı ile karşı karşıya kalmaktaydı. Mahkemece zorunlu olarak bu itiraz değerlendirildiğinde  ıslah ile talep edilen miktar zamanaşımına uğradığından ret edilmekte ve çok büyük hak kayıpları yaşanmaktaydı. Kısmi davanın riskleri bununla da kalmamakta  davacı tarafından davanın açıldığı sırada alacağın belirlenememesi nedeniyle haklı bulunduğu davada gereksiz karşı tarafa vekalet ücreti ödemek durumunda kaldığı, gereksiz yere fazladan yargılama giderleri ödediği bir gerçekti.

Kanun koyucu tarafından kısmi davanın davacı açısından getirdiği hak kayıpları ve riskleri ortadan kaldırmak amacı ile Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. Maddesi ile "Belirsiz alacak davası" adı altında bir dava düzenlenmiştir. Bir kez daha belirtmek gerekir ki belirsiz alacak davası alacaklıyı sınırlayan, onun dava açmasını zorlaştıracak bir dava olmayıp tam tersine alacaklı lehine getirilen bir dava türüdür. Belirsiz alacak davası ile alacaklıya davanın açılması sırasında alacağını tam ve kesin olarak belirleyemiyorsa belirsiz alacak davası açarak bu davanın getirdiği imkanlardan  faydalanma hakkı tanımıştır. Böyle bir durumda alacaklının belirsiz alacak davasının şartları oluşmadığı durumda belirsiz alacak davası açması halinde alacaklının durumunu Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uygulamasından daha kötüye götürerek belirsiz alacak davası davacı aleyhine yorumlanmamalıdır.

Şartları oluşmadığı halde belirsiz alacak davası açılması durumunda hukuki yarar yokluğundan davanın reddi görüşü yukarıda anlattığımız HMK'nun düzenleniş amacına aykırı bir yorumdur. Kaldı ki HMK'nun 107. Maddesi özel bir hukuki yarar dava şartı düzenlediğini söylemek mümkün değildir. Madde metnine baktığımızda böyle bir dava şartının yer aldığını söyleyemeyiz. Belirsiz alacak davasında HMK'nun 114/h maddesinde düzenlenen genel dava şartlarından farklı bir hukuki yarar dava şartı düzenlenmemiştir. Tüm yargı kararları ve doktrinde kabul gördüğü üzere davacının dava açmaktan başka bir yolla alacağına kavuşması mümkün değilse hukuki yararının var olduğu kabul edilmelidir. Bu açıdan baktığımızda şartları oluşmadan açılan belirsiz alacak davasında davacının asıl amacının bir eda davası açarak alacağına kavuşmak olduğuna göre o alacağına mahkeme kararı olmadan kavuşması mümkün değilse hukuki yararın var olduğunun kabul edilmesi gerekir. Bu nedenle şartları oluşmadığı halde belirsiz alacak davası açılması durumunda hukuki yarar yokluğundan davanın reddi görüşüne katılmak mümkün değildir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bu konuda ki kargaşaya son vererek istikrarlı şekilde aşağıda ki kararı vermiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararına göre, "Yukarıdaki açıklamalar ışığında alacak belirli olmasına rağmen belirsiz alacak davasına konu edilmesi durumunda ne yapılması gerektiği konusuna dönecek olursak; şartları bulunmamasına başka bir anlatımla talep edilecek alacak miktarının davanın açıldığı anda tam ve kesin bir biçimde belirlenmesinin mümkün olmasına rağmen belirsiz alacak davası şeklinde açılan dava, hukuki yarar, yani dava şartı yokluğu nedeni ile usulden hemen reddedilmemelidir. Zira bir miktar belirtilmek sureti ile açılan belirsiz alacak davası da alacak ister belirli ister belirsiz olsun bir eda davasıdır ve eda davalarında hukuki yarar var kabul edilir. Öte yandan davacının dava açmaktan başka bir yolla alacağına kavuşması mümkün olmayıp bir mahkeme kararına muhtaç ise dava açmakta hukuki yararının bulunduğu tartışmasızdır. Başka bir anlatımla alacağın belirli veya belirsiz olması başlangıçta var olan hukuki yararı ortadan kaldırmaz. 

Ancak dava dilekçesinde talep edilen asgari tutar somut olayın özelliklerine göre talep edilebilecek toplam alacak miktarı kadar değilse ve kısmî davanın koşulları da bulunmuyorsa, bu durumda mahkemece alacak miktarını netleştirmesi ve bildireceği dava değerine göre eksik harcı tamamlaması için davacıya HMK'nın 119'uncu maddesinin ikinci fıkrası uyarınca bir haftalık kesin süre verilmeli ve verilen kesin süre içinde belirtilen eksikliğin tamamlanması hâlinde davaya tam eda davası olarak devam edilmeli, aksi durumda ise davanın usulden reddine karar verilmelidir. 

Buna karşılık, dava dilekçesinde asgari bir tutar gösterilmiş olup bunun, alacağın belirli bir kesimi olduğu anlaşılmakla birlikte, açılan davanın belirsiz alacak davası mı; yoksa kısmi dava mı olduğu hususunda açıklık bulunmuyorsa hâkim, taleple bağlı olduğu için (6100 sayılı HMK m. 26) öncelikle, HMK'nın 119'uncu maddesinin ikinci fıkrası uyarınca, davacı tarafa bir haftalık kesin bir süre vermeli ve onun beyanı doğrultusunda açılmış olan davanın belirsiz alacak davası mı, yoksa kısmi dava mı olduğunu belirlemelidir. Bu da esasen hâkimin davayı aydınlatma ödevi kapsamındadır.  Davacı verilen bir haftalık kesin süre içinde davanın belirsiz alacak davası olduğunu beyan etmiş ve belirsiz alacak davası açılabilmesi için gerekli koşullar mevcut ise, dava belirsiz alacak davası olarak görülüp sonuçlandırılmalıdır. Belirsiz alacak davası açılabilmesi için gerekli şartlar bulunmakla birlikte davacı açmış olduğu davanın kısmi dava olduğunu belirtmiş ise, bu hâlde mahkeme davayı, kısmi dava olarak kabul edip yargılamayı sürdürmelidir. Üçüncü bir ihtimal olarak davacı davasının belirsiz alacak davası olduğunu mahkemeye bildirmiş olmakla birlikte belirsiz alacak davasının koşulları bulunmuyor ve fakat kısmi dava açılabilmesi mümkün ise, bu durumda, mahkemece, açılmış olan dava, doğrudan bir ara kararıyla bir kısmi dava olarak nitelendirilmek suretiyle görülüp karara bağlanmalıdır."( Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.05.2019  Tarih 2016/22-1166 Esas,  2019/576 Karar sayılı kararı )

Sonuç Olarak; Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 107. Maddesinin madde metni, Adalet Komisyonu gerekçesi, doktrin ve özellikle 2015 yılından itibaren istikrarlı Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kararlarını birlikte değerlendirdiğimizde belirsiz alacak davası için aşağıdaki şu tespitleri yapabiliriz:

1) Bir alacağın belirsiz alacak davasının konusu olabilmesi için davanın açıldığı tarihte alacaklının kendisinde olan bilgi ve belgeler ile alacağını tam ve kesin olarak belirleyememesi gerekir. Bir alacağın tam belirlenmesi demek, alacaklının elinde bulunan bilgi ve belgeler ile alacağın ne az ne de çok tam olarak belirlenmesi demektir. Alacağın kesin belirlenmesi demek ise, alacaklının elinde bulunan bilgi ve belgeler ile herkesçe aynı miktarda alacağın belirlenebilmesidir. Alacaklının elinde bulunan bilgi ve belgeleri herkes farklı yorumlayabiliyor ve farklı miktarda alacaklar buluyorsa o alacağın belirlenebilmesi için mahkemenin tahkikatına ihtiyaç duyuluyor demektir. Bu durumda da alacağın alacaklı tarafından tam ve kesin olarak belirlenebileceğinden bahsedilemez.

2) Bir alacağın davanın açıldığı anda belirlenebilir olduğundan bahsetmek için davacı alacaklının davanın açıldığı sırada elinde bulunan bilgi ve belgeler ile bizzat kendisi tarafından tam ve kesin olarak belirlenebilmesidir. Davacı alacaklının üçüncü bir kişiden yardım alarak alacağı belirlemesi yada mahkemeye başvurarak delil tespiti yaptırması alacağın tam ve kesin olarak belirlendiğinden bahsedilemez. Çünkü böyle bir durumda alacak davasına bakan mahkemece bu belirlemeler kabul görmeyecek bizzat mahkemenin kendisi tahkikat yaparak alacağı tam ve kesin belirlemek isteyecektir. Bu durumda da alacağın alacaklı tarafından tam ve kesin olarak belirlenebileceğinden söz edilemez.

3) Talep edilecek alacak miktarının davanın açıldığı anda tam ve kesin bir biçimde belirlenmesinin mümkün olmasına rağmen belirsiz alacak davası şeklinde açılan dava, hukuki yarar, yani dava şartı yokluğu nedeni ile usulden hemen reddedilmemelidir. Zira bir miktar belirtilmek sureti ile açılan belirsiz alacak davası da alacak ister belirli ister belirsiz olsun bir eda davasıdır ve eda davalarında hukuki yarar var kabul edilir. Alacağın belirli veya belirsiz olması başlangıçta var olan hukuki yararı ortadan kaldırmaz.

4) Dava dilekçesinden davanın türü belirlenemiyorsa HMK'nun 119/2 maddesi gereği bir haftalık süre verilerek davacıya davasını belirsiz alacak mı yoksa kısmi dava olarak mı açtığı açıklattırılmalıdır. Davacı açıklamasında açtığı davanın belirsiz alacak davası olarak açtığını belirtmiş ve açılan dava belirsiz alacak davası şartlarını taşıyorsa belirsiz alacak davası olarak davaya devam edilmelidir. Davacı davasını kısmi dava olarak açtığını beyan etmiş ise kısmi dava olarak devam edilmelidir.

5) Davacı davasının belirsiz alacak davası olduğunu mahkemeye bildirmiş olmakla birlikte belirsiz alacak davasının koşulları bulunmuyor ve fakat kısmi dava açılabilmesi mümkün ise, bu durumda, mahkemece, açılmış olan dava, doğrudan bir ara kararıyla bir kısmi dava olarak nitelendirilmek suretiyle görülüp karara bağlanmalıdır.

 

G) Kısmi dava ile Birlikte Tespit Davası Açılması 

Bilindiği üzere bağımsız tespit davası HMK'nun 106. Maddesinde düzenlenmiştir. Maddede bağımsız tespit davası açılabilmesini belirli şartlara bağlamıştır. Öğretide  ve yerleşik Yargıtay uygulamasında tespit davasının kendine özgü şartları olarak nitelendirilmektedir. Sözü edilen özel şartları belirtecek olursak;

  • Tespit  davasının konusunu ancak bir hukuki ilişki oluşturabilir.   Gerçekten, tespit hükmü, hak ve alacakların doğduğu hukuki ilişkinin mevcut olup, olmadığını tespit etmekte olup, miktarları hakkında bir şey içermez. Bu nedenle uygulamada, konusu yalnızca maddi vakıa ya da vakıalar olan tespit davaların dinlenemeyeceği sonucuna varılmıştır. Kural olarak maddi vakıa ya da vakıalar ancak hukuki bir ilişki ile birlikte tespit davasına konu olabilirler.
  • Davacının öne sürdüğü hukuki ilişkinin, mevcut olup olmadığının hemen tespitinde, hukuki bir yararı bulunmalıdır. Hukuki yarar  tespit davasını hükme bağlayan tüm yasalarda öğretide ve uygulamada kararlılıkla aranmaktadır. Nitekim HMK 106. maddesi bunu açıkça belirtmiştir.

Bir  hukuki ilişkinin hemen tespitinde, hukuki yararın varlığının kabul edilebilmesi için, üç şartın  birlikte olması zorunludur. 

a) Davacının bir hakkı veya hukuki durumunun halihazır bir tehlike ile ciddi biçimde tehdit edilmiş olması ve sözü edilen tehlikenin yakın ve tehdidin ciddi olması gerekir.

b) Bu ciddi tehdit sebebiyle davacının hukuki durumunun tereddüt ya da belirsizlik içinde olması, bu hususun davacı için bir zararı meydana getirebilecek nitelikte bulunması gerekir. Tehdit objektif olarak değerlendirildiğinde bir zarar doğurabilecek nitelikte olmalıdır.

c) Yalnızca şartları HMK  303. maddesi hükmünde tanımlanan biçimde kesin hükmün sonuçlarını meydana getiren, cebri-icraya yetki vermeyen bir başka deyişle İcra ve infaz kabiliyeti bulunmayan tespit hükmünün bu tehlikeyi ortadan kaldıracak nitelikte olması zorunlu olduğu gibi, davacının hukuken korunma ihtiyacı da hali hazırda bulunmalıdır.

Özellikle  hukuki yarar şartı tespit davasının açıldığı günde mevcut olmalı ve hüküm verilene değin varlığını sürdürmesi zorunludur. Açıklanan nedenle davacının, hukuki korunma (himaye ) ihtiyacını, başka bir vasıta ile tamamen tatmin edebilmesinin mümkün olduğu hallerde, hukuki ilişkinin somut olarak  tespitinde hukuki yararının bulunmadığı bu nedenle tespit davası açamayacağı kuşkusuzdur.           

Kural olarak, öğretide ve yerleşik Yargıtay uygulamasında "eda davası" açılmasının mümkün olduğu hallerde tespit davası açılmasında hukuki bir yararın bulunmadığı kabul edilmiştir.  Genel  dava şartlarından ayrık olmak üzere HMK 106. maddesinde düzenlenen tespit davasına özgü şartların mahkemece resen gözetilmesi zorunludur. Bu hukuksal olguların ışığı altında   belirtmek gerekirse HMK 114/h  maddesine göre hukuki yarar dava şartıdır. Dava şartının bulunmadığı durumlarda  HMK 115/2 maddesi gereği eda davası açılması gereken yerde tespit davası açılmasında hukuki yarar yokluğundan tespit davasının usulden reddine karar verilmesi gerekecektir. 

HMK 107/3 maddesinde  “Ayrıca, kısmi eda davasının açılabildiği hâllerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir.”Düzenlemesi ile kanun koyucu bilinen ve HMK 106. Maddesinde düzenlenen tespit davasından farklı bir tespit davası daha getirmiştir. Bu yeni tür tespit davası konusunda farklı yorumlar getirilmiştir.

Bazıları artık hukuki yarar şartı olmadan bağımsız tespit davası açılabileceğini savunurken bazıları, kısmi dava açılabilen her halde bağımsız tespit davası açılabileceğini savunmuşlardır. Bazıları ise bu tür tespit davasının belirsiz alacak davası içinde düzenlenmiş olması anlamlı bulup, maddenin birinci ve ikinci bendi ile birlikte değerlendirilmesi gerektiği, bu haliyle davacının talep sonucunu belirleyemediği durumlarda belirleyebildiği kadarı ile kısmi dava,  kalan kısmı için tespit davası açabileceği bu durumda kısmi davadan kalan kısmı için açılan tespit davası ile zamanaşımı kesilerek zamanaşımına uğraması ve davacının hak kaybına uğramaması sağlandığı belirtilmiştir.

HMK 107/3 maddesinin gerekçesi ve Adalet Komisyonu Raporunda: "Edâ davasının açılabildiği hallerde tespit davası açılamaz" yollu önermenin hak-arama özgürlüğünün ulaştığı kapasite ve hukuki yarar koşulunun muhtevası karşısında geçerliği yoktur. Miktarı belirsiz alacaklarda zamanaşımının dolmasına çok kısa sürenin varolduğu hallerde yalnızca tespit yahut kısmi edâ ile birlikte tespit davasının açılabileceği genel olarak kabul edilmektedir. 

Davacı, söz gelimi bir tazminatın tahsili yerine alacağın miktarının ve borçlunun sorumlu olduğunun tespitini hedefleyen bir dava açabilir, açabilmelidir. Bu dava, zamanaşımını kesecek, davada istihsal olunan ilam genel haciz yoluyla takibe konabilecek, itiraz halinde borçlunun göze alamayabileceği icra-inkar tazminatı yaptırımı devreye girebilecektir. Öte yandan tespit davası, dava ekonomisi yönünden edâ davasına nazaran taraflar için daha avantajlıdır. Tespit davasının taraf barışını kolaylaştıran bir karakteri de vardır. 

Alacaklı, yalnızca edâ davası veya yalnızca tespit davası yahut kısmi edâ ile birlikte külli tespit davası açabilme seçeneklerine sahiptir. Hak-arama özgürlüğünün (Any.m.36, İHAS.m.6) özünde varolan bu seçenekler, yasa veya içtihat yoluyla yasaklanamaz. Model, belirtilen seçenekleri alacaklıya usülî bir hak olarak tanımaktadır. 

Esasen tam veya kısmi olmasına bakılmaksızın her edâ davasının temelinde bir külli tespit unsuru vardır. Başka deyimle edâ hükmünde tertip olunan her durumun arkasında sorumluluk saptanmasını içeren bir zorunlu ön tespit kabulü mevcuttur. 

Tasarıda öngörülen modelde, tespit davasının hukuki ilişkilerin tespiti yanında hakkın tespitinin de istenebilmesi, edâ davasının açılabildiği hallerde hukuki menfaat koşulunun gerçekleşmiş sayılması kabulü çözümünü (paradigmayı) güçlendirmektedir. 

Bir davanın açılması ile doğacak olan maddi ve şekli hukuk sonuçlarının (zaman aşımının kesilmesi ve diğerleri) tespit davalarında aynen geçerli olacağı kuşkusuzdur..." 

Gerekçede "Edâ davasının açılabildiği hallerde tespit davası açılamaz yollu önermenin hak-arama özgürlüğünün ulaştığı kapasite ve hukuki yarar koşulunun muhtevası karşısında geçerliği yoktur." İfadesi HMK'nun 106. Maddesi ile çeliştiği düşünülebilir. Kanun koyucunun doktrinde ve yargı kararları ile kabul görmüş "Edâ davasının açılabildiği hallerde tespit davası açılamaz"  önermesinin hak arama özgürlüğünün önünde engel olduğunu vurgulamasına rağmen HMK'nun 106. Maddesinin ikinci fıkrasında "..bu davayı açmakta hukuken korunmaya değer güncel bir yararı bulunmalıdır." İfadesi korunmuştur. Kanun koyucunun abesle iştigal etmeyeceğine göre bir taraftan bağımsız  tespit davaları açmak için özel dava şartı olan hukuki yarar şartı korurken, diğer taraftan  HMK'nun 107/3 maddesinde kısmi dava açılabilen durumlarda tespit davası açılmasında hukuki yararın var olduğunun kabul edilmesi ayrıca bu tür tespit davasının  belirsiz alacak davası başlığı altında düzenlenmiş olması oldukça anlamlıdır.

Nitekim Yargıtay 9. Hukuk Dairesi ve 7. Hukuk Dairesi de bir çok kararında belirsiz alacak davasının üç hali olduğunu birincisinin 107. Maddenin  1 ve 2. Fıkralarında belirtilen  eda davası olarak açılan belirsiz alacak davası ikincisin ise 107. Maddenin 3. fıkrasının madde gerekçesinden anlaşıldığı kadarı ile kısmi eda külli tespit davası olarak açılan davadır. Bu davada kısmi alacağı talep edilirken talep ettiği kısım dışında kalan ve belirlenemeyen alacağın tespiti talep edilebilir ki bu tespitin yapılması ile de dava ıslahı yoluyla tespit edilen talep eda davasına dönüştürülebilir. Burada belirsiz alacak davasından farklı olan tespit edilen kısım açısından faiz başlangıcı ıslah tarihi olarak esas alınır. Ayrıca zamanaşımı tespit talebi ile kesildiği için sonradan ıslah edilen kısım açısından zamanaşımı itirazı, dava tarihine göre değerlendirilir.  Belirsiz alacak davanın üçüncü şekli ise  tespit niteliğinde belirsiz alacağın tespiti  davasıdır. Bu davada ise davacı belirlenemeyen alacağının tespiti talebinde bulunabilir. Gerektiğinde alacak tespit edilmesi ile birlikte aynı davanda tam ıslah yoluyla davanın eda davası haline dönüştürülebileceği belirtilmiştir. (Yargıtay 7. Hukuk Dairesi 28/12/2015 tarih 2014/20465  esas, 2015/26848 karar, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 07/03/2016 tarih 2014/33150 esas 2016/4862 karar sayılı ilamı yine,  Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin  19/01/2016 tarih 2014/25641 esas 2016/1171 karar sayılı ilamları)

Sonuç olarak HMK'nun 107/3. Maddesine dayanarak alacağını tam ve kesin olarak belirleyemeyen davacı kısmi dava ile birlikte belirsiz alacağın tespiti davasını birlikte açabilecektir. Bu durumda tespiti istenen ve belirlenen alacak ıslah dilekçesi ile talep edilmesi ile birlikte eda davası halini almakta ve tüm alacak için faiz başlangıcı dava tarihinden itibaren başlayacaktır. Ayrıca kısmi dava ile birlikte tespit davasının da açılması ile tespit istenen alacak açısından da zamanaşımı kesilmiş olduğundan ıslah ile talep edilen kısım yönünden zamanaşımı itirazında bulunulamayacaktır. Yada alacağını tam ve kesin olarak belirleyemeyen alacaklı alacağının tespiti için bağımsız bir tespit davası açabilecektir. Bu durumda  "Edâ davasının açılabildiği hallerde tespit davası açılamaz" gerekçesi ile hukuki yarar yokluğundan davanın reddedilemeyecektir. Çünkü HMK'nun 107/3 maddesine göre bu durumda hukuki yarar var olarak kabul edilecektir. 

Hüseyin Tuztaş

(Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Üyesi)

Kaynakça:

  • Prof. Dr. Hakan Pekcanıtez - Belirsiz Alacak Davası
  • Prof. Dr. Baki Kuru, Prof Dr. Ramazan Arslan, Prof. Dr. Ejder Yılmaz- Medeni Usul Hukuku
  • Prof. Dr. Hakan Pekcanıtez, Prof. Dr. Oğuz Atalay, Prof Dr. Muhammet Özekes- Medeni Usul Hukuku
  • Arş. Gör. Aynaz Uğur- Belirsiz Alacak Davası (HMK  M. 107) ve Temel İşçilik Alacakları Bakımından İncelenmesi (Makale)
  • Nezih Sütçü- Belirsiz Alacak Davası(Makale)

 

Yasal Uyarı: Bu makalenin tüm telif hakları Hüseyin Tuztaş ve Sevgi Pınarına aittir. Yazarın izni dışında başka yerde yayınlanması sorumluluk gerektirir. Ayrıca makaleden alıntı yapılması durumunda makale ve yazarın isminin yer alması da yasal zorunluluktur.

Yorum Yapabilmek için Siteye Kayıt olmanız gereklidir.

Siteye Kayıt için Tıklayınız.

Template Settings
Select color sample for all parameters
Red Green Blue Gray
Background Color
Text Color
Google Font
Body Font-size
Body Font-family
Scroll to top